Hikayenin başı için:
Roma’da hostelde tanıştığımız iki Türk’ten aldığımız 1 günlük kullanımı kalmış interrail biletleri ile Floransa trenine atladık ve 2 saatlik yolculuk sonunda Rönesans’ın başkentine vardık. Abimin burada Erasmus yapıyor olması ve evde kalıyor olması benim için bulunmaz fırsattı. Ev Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Florence Cathedral veya Duomo) ’nun 750 metre doğusunda, Santa Croce Kilisesi’nin ise yalnızca iki sokak kuzeyinde olduğu için gayet merkezi bir konumdaydı. Şehir çok küçük olduğu için Floransa’da toplu taşıma (özellikle merkez kısmında) gerçekten geri kalmış. Abimin onca tavsiyesine rağmen ısrar ettim ve otobüs kullanalım dedim, Google Maps sayesinde yanlış otobüse binerek Ponte alla Carraia köprüsünde indik ve sırtımızda çantalarla eve kadar 2 km yürümek zorunda kaldık. (ki istasyon ile ev arası 1.5 km idi :) Arno Nehri boyunca ilerleyerek eve vardık ve sabah erken kalkmak üzere hemen yattık.
13 Ağustos sabahı saat 07:00’da kalkarak, Venedik’e gitmek üzere aceleyle hazırlandım. Kahvaltı niyetine abimin hazırladığı mantarlı Risotto’yu yedim, tadı inanılmazdı! Bir tavsiye, İtalya’da kaldığım süreçte birçok hazır Risotto markasını denedim fakat tadı ve aroması en güzel olanı CONAD Süpermarketlerinin kendi üretimleriydi. (ve bu ürünlerin fiyatı göreceli daha ucuz!) Özellikle safran ve mantarlı olanlarını denemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Abimin sabah dersi olduğu için 08:20’deki trene yetişmek üzere saat sekiz gibi evden tek başıma çıktım ve koştura koştura istasyona vardım, telaşla otomattan biletimi aldım, peronu aradım, trene atladım ve saniyeler sonra kapılar kapandı.. Evden istasyona koştururken Duomo’yu ilk görüşüm hala aklıma gelir durur. Günün ilk ışıları Duomo’nun kubbesine vururken Via del’Oriuolo caddesinden bu muazzam anı müşahede etmenizi şiddetle tavsiye ederim!
 |
| Günaydın Venedik |
Huzurlu bir tren yolculuğundan sonra, yıllardır düşlediğim şehre nihayet vardım. Saat 11:00’da trenden indim. Açık ve güneşli hava ayrı bir güzellik katıyordu şehre. İstasyondan çıkıp, Campo San Geremia tarafına doğru yürümeye başladım, Rio Tera Farsetti caddesi boyunca ilerledim ve Calle Maggiore sokağının cadde ile birleştiği noktada bulunan Rizzo Pane e Dolci isimli küçük marketten İtalya’da tattığım en güzel peyniri aldım: Latteria di Treviso. Marketteki ufak alışverişten sonra kanal manzaralı oturacak bir yer aradım ve 200 metre ötedeki Campo San Marcuola meydanı önündeki iskeleye oturarak Canal Grande temalı hayatımın en güzel kahvaltısını yaptım.
 |
| Rio Tera Farsetti |
 |
| Canal Grande |
 |
| Campo San Marcoula |
 |
| Kanallar şehri Venedik |
İki saatlik bir gezinin ardından, bir sonraki trenle gelen abimi karşılamak üzere istasyona döndüm, abimle buluştuk, sokaklarda dolaşarak bir restorana oturduk, makarnamızı yedik ve saat 17:00 gibi San Marco Meydanı’na vardık. St. Mark’s Basilica önündeki devasa kuyruğu ve azalan zamanımızı göz önünde bulundurarak, tercihimizi çan kulesine, The Companile’ye çıkmaktan yana kullandık. Güneşli ve açık bir gökyüzü altındaki kıpkırmızı çatıların ve masmavi denizin uyumu içinde, egzoz dumanlarını hiç görmemiş olan bu şehrin tertemiz havasını içimize çektik… Hiç bitmesin dediğim bu harika an saat 7’de kalkacak olan trene yetişmek zorunda olduğumuz için sona erdi ve istemeye istemeye kuleden aşağı indik…
 |
| The Companile'den Venedik Ufukları |
 |
| Isola di San Giorgio |
 |
| Adam Kafes Dövüşçüsü çıktı :d |
Meydanda bir süre daha vakit geçirdikten sonra koştura koştura tren istasyonuna vardık. Fakat bir sorun vardı, ben Venedik’e doymamıştım!! 1-2 gün daha kalmak istiyordum, yalnız hostel fiyatları bile çok yüksekti. Daha Türkiye’deyken Couchsurfing üzerinde yaptığım aramalardan da tek bir olumlu yanıt almıştım, o adam da Judo hocası olduğunu ve gece, kendisi ve diğer Couchsurfer’ler ile güreşmeyi kabul ettiğim takdirde beni evine alacağını bildirmişti!! İçimde kalmak ve gitmek arasında bir savaş veriyordum… İstasyon’da ertesi gün için Floransa bilet fiyatına baktım ve €18 olduğunu gördüm. Cebimde nakit olarak yalnıca €50 + birkaç bozukluk vardı ve abimin treninin kalkmasına 5 dk kaldığı için başka para çekme imkanımız yoktu. (Benim İtalya’da geçerli bankamatik kartım yoktu) Bir anda kendimden geçtim, ‘’RİSK BUDUR’’ diyerek ertesi gün için dönüş biletimi aldım! Aceleyle abimin peronuna koştuk, abim trene girdi ve bana gülerek şu sözleri söyledi: ‘’Olum, sen gerizekalısın, ne kalacak yerin var ne de paran...’’ Kapılar kapandı ve tren yavaşça hareket etmeye başladı. Tren gidene kadar abimin yüzüne baktım ve evet, ARTIK ÖZGÜRDÜM!!!
Hayatımda hiç olmadığı kadar rahat, mutlu ve heyecanlı hissediyordum. Tamamen yabancı olduğum bir şehirde tek başımaydım, ertesi güne alınmış bir bilet dışında ne adam akıllı param ne de kalacak yerim vardı. İçimden kendimi tebrik ediyor ve ‘’aferin Göktuğ, çok güzel bir karar verdin’’ diyordum. (Ki yıllardır bastırılmış olan bu bir anlık macera arzusu, gerçekten benim tüm hayatımı değiştirdi, yazının ilerleyen kısmında açacağım)
 |
MACERA DOLU VENEDİK:
Ertesi güne alınmış tren bileti ve €30 |
Sakin ve huzurlu bir biçimde yürüyerek İstasyon’un önüne çıktım, Venedik atmosferini içime derince çektim ve hemen karşıdaki Ponte degli Scalzi köprüsüne çıkarak anı ölümsüzleştirmek istedim. (Korkmayın, çaresizlikten kendimi aşağı atmaya filan çalışmadım :) Yakaladığım bir turiste o anki tüm malvarlığım ile fotoğrafımı çektirdikten sonra kendimi geceye hazırlamak için Strada Nuova caddesi üzerindeki BILLA isimli süpermarkete giderek yiyecek bir şeyler aldım, zira önümde 24 saat vardı ve elimdeki €30’yu restoranlarda sadece 2 öğün ile bitirmek istemiyordum… Bu arada tabi, her ne kadar hayatta kalsam da yanımda birileri olmadıkça sıkılacağımı düşünerek markette kasa sırasında interrailci avına çıktım. Gözüme kestirdiğim birkaç kişiden ilk deneme hüsranla sonuçlansa da ikinci denemedeki arkadaşlar kabul etti. Güneş batmış, hava kararmıştı. Marketten çıkarken, tanıştığım iki arkadaşın Amerikalı olduğunu ve hatta birinin Bahçeşehir Üniversitesi Politika’da exchange yaptığını öğrendim. Ne tesadüf değil mi?!!!?! Canal Grande kenarında bir yere oturduk ve sohbete daldık, hatta politikacı arkadaş Gezi Parkı olayları hakkında bile sorular sordu. Saat 23:00’a gelirken birazdan trenle şehirden ayrılacağız dediler ve istasyona kadar beraber yürüdük. Arkadaşları yolcu ettikten sonra telefonumun şarjının bittiğini farkettim. İstasyonun 50 metre doğusundaki bir otelin lobisine prizinizi kullanabilir miyim dedim, sanırım görevli de beni müşterilerden biri sandı ve lobiye aldı. Lobideki 2 saatlik bekleyişin ardından neredeyse tamamen şarj olmuş telefonum ile saat 01:30’da kendimi Venedik sokaklarına attım…
 |
| Lobide keyifler yerinde |
 |
| Sarhoş kızlar tarafından trollendiğim sokak... |
Venedik gecesi ile gündüzü en bambaşka olan nadide şehirlerden biri olmalı. Gündüz kalabalıktan yürümekte zorlandığınız sokaklar gece bomboş. Sabah ilk trenle şehre akın eden turistler, gece yine trenlerle şehri terkediyor. Hatta evlerin penceresinde dahi ışık görmemek insanda bir ‘’hayalet şehir’’ fikri oluşturuyor. İtiraf etmeliyim ki, sokak lambaları ile aydınlatılmış dar sokaklarda yürürken duyduğunuz rüzgar uğultularını ilk başlarda ben de ürkütücü buldum. Hatta, otelden çıktıktan sadece 10 dakika sonra, bir sokak lambasının fotoğrafını çekerken arkamdan yaklaşan sarhoş bir grup kızın gaspçı rolü ile üzerime doğru koşması ve ardından kahkahayı basması ile resmen maskaraya döndüm, fakat efendi çocuk rolü üslenerek ses çıkarmadan yoluma devam etim. Bununla birlikte, gerçek Venedik’in, Rönesans Venedik’inin tüm sakinliği ile gece ortaya çıktığını müşahede etme imkanı buluyorsunuz…
Sokaklarda gezerken yine tırmanma merakım tuttu ve Rönesans mimarisiyle süslenmiş binalara tırmanmak üzere maceraperest genç arayışına girdim. Bu arada birkaç yere tek başıma tırmanmaya başladım, fakat biraz yükselince farkettim ki tutunacağım pervaz tarzı noktalara çivi döşemişler… Hayal kırıklığı ile inerek çivisiz yer bakınmaya başladım. Bu arada Campo Santa Margherita meydanındaki kulenin önünde bir grup genç ile tanıştım, fakat cesaret edemediler ve ben de tek başıma tırmanmaya başladım. 5 metrelik tırmanışın ardından, içine girilebilecek kadar büyük pencere pervazına oturdum ve anın keyfini çıkardım. Bu sırada 15 metre ilerdeki kanalda gördüğüm polis teknesinin lambası ufak bi korku yaşatsa da, benimle ilgisini olmadığını anladıktan sonra hızlıca aşağı indim. Tabi şunu da belirtmeliyim ki, aşağı inerken heyecandan elim ayağım titriyordu, neredeyse düşecektim :D
 |
| La Biennale di Venezia |
Saat 03:00’a gelirken, San Marco Meydanı’na uğrayıp, sonrasında istasyona dönmeye karar verdim. Hava çok serin olmamasına rağmen şiddetlenen rüzgar karşısında üzerimdeki tişörtle üşümeye başlamıştım, bir yandan da sabah 08:00’den itibaren ayakta olmanın yorgunluğunu iyiden iyiye ortaya çıkıyordu. Venedik sokaklarının labirentten hiç bir farkı yok. Google Navigasyon kullanmama rağmen çok defa yanlış sokağa girdim ve onca yol katettikten sonra çıkmaza varıp gerisin geri dönmek zorunda kaldım… San Marco’ya doğru ilerlerken Venedik’in Nişantaşı’sı olan, Calle Larga XXII Marzo caddesindeki vitrinlerde kendimi kaybettikten sonra saat 04:15’te, tek bir insanın dahi olmadığı meydana vardım. Her ne kadar orda bulunmaktan büyük keyif alsam da hava iyice soğumuştu ve ben donmaya başlamıştım. Kenardaki masalara oturup ufak bi dinlenme molası vererek çantamdaki atıştırmalıklardan yedim ve 05:15 gibi, tren istasyonuna gidip yatmak üzere yola çıktım. Yorgunluktan ayakta duracak halim yoktu ve artık ayaklarım yürürken acımaya başlamıştı. Navigasyon 3 km’lik yol gösteriyordu ki bu acı dolu bir 30 dk’ya tekabül ediyordu… Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… İstasyona varmak üzereyken hava hafiften aydınlanmaya başlamıştı ve ben bu sırada en güzel fotoğraflardan birini çektim. Saat 06:00’da, sonunda istasyona vardım, fakat istasyonda sadece 4 tane bank vardı ve hepsi de doluydu… İçimden yavaş yavaş kendime kızmaya başlarken banklardan biri boşaldı ve anında kendimi oraya atarak uykuya daldım…
 |
| San Marco Meydanı / Saat 04:30 |
 |
| Göz alıcı vitrin |
 |
| Calle Larga XXII Marzo |
 |
| Gün Doğmadan Venedik |
 |
| San Marco's Basilica |
Saat 10:00’a gelirken, hayatın sadece verilen kararların mutlu ve heyecanlı anlarından ibaret olmadığını anladım. Kapı kenarında yattığım banka, dışardaki yağmurlu havanın buz gibi esintisi vururken, üzerimde şort ve tişörtle ben tir tir titriyordum. Bir kafede oturmak üzere kalktım ve önünden geçerken akşamki otelde bir daha şansımı denedim, sıcacık lobiye geçtim ve telefonumu şarja koydum. Saat 12:00 gibi otelden çıktım. O tarihte şehirde Venedik Bienali olduğu için sergi ve galerileri gezmeye karar vererek şehrin güneybatı yakasına gittim. Birbirinden güzel eserleri inceledikten sonra Basilica’nın içine girmek üzere San Marco’ya yeniden gittim. İçeri girip, üst kat terasa çıktım ve yine bir çılgınlık yapmaya karar verdim. Terasa çıkıp sola dönünce kilisenin tepesine tırmanabileceğiniz bi bölüme varıyorsunuz.. Etrafı kolaçan ettim ve terasta hiçbir görevli görmeyince cesaretimi arttırarak tırmanmaya başladım. Çatıya çıktım, İnanılmaz… %7 şarjı kalmış telefonumla hızlıca fotoğraf - video çektikten sonra bi süre daha oturdum, rahatladım ve sakince aşağı indim. Şuan düşünüyorum da yaptığım çılgınlıktan başka birşey değil! Bir yakalansam en iyi ihtimalle nezarete atarlar :)
 |
| Bazilikadaki çalıntı atlar. (Ayasofya'dan) |
 |
| San Marco Bazilikası çatısında huzurlu anlar :) |
Bazilika’dan çıktıktan sonra saat 17:30’daki trene yetişmek için kalan 3 saatlik zaman diliminde yol üstündeki birkaç galeriye daha uğradım. Bu arada gece gezerken, Contini Sanat Galerisi bahçesinde başsız bir demir heykel görmüştüm ve aklımda direk Ironman olma düşüncesi belirmişti… (Ki, sadece 5 gün sonra, Yamaç Kolatan kardeşimin motivasyonu ile Ironman yarışına katılmaya karar vermiştim) İstasyona varmadan önce bu heykelle hayatımı değiştiren fotoğrafı çektirdim ve Bangledeşli sokak satıcılarından hediyelik eşya alarak hızlı adımlarla istasyona vardım. Peronu buldum, trene bindim ve hüzünlü bir şekilde Venedik’ten ayrıldım…
 |
| IRONMAN |
Floransa, Siena, San Gimignano ve Pisa maceralarımı önümüzdeki günlerde yazıyor olacağım.
Takipte kalın!
NOT: Bi sonraki macera planım EN GENÇ TÜRK DEMİR ADAM’ a destek vermek isterseniz lütfen aşağıdaki linki açarak ‘’DESTEK’’ butonuna basın: