23 Şubat 2014 Pazar

İtalya Seyahati: ROMA

         Üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen İtalya seyahatimi sizlerle paylaşmaya karar verdim.

         10 Ağustos sabahı Gaziantep’ten İstanbul’a vardım. Roma uçağına 2 saat olduğu için Atatürk Havalimanı’ndaki THY VIP Lounge’da vakit geçirmeye karar verdim. Business sınıfın veya Shop&Miles üyelerinin girebildiği salonda lüks ve konfora dair ne ararsanız mevcut. Açık büfe servisi gördüğünüzde kendinizden geçmemek elde değil! Çok keyifli geçtiğini zannettiğim bekleyişin ardından nihayet uçağa bindim. (Yazımın ilerleyen kısmında sebebini anlatacağım..)

Süslemelerine hayran kaldığım bir kilise
         Herşey çok güzel gidiyordu, aylardır hayalini kurduğum yolculuğa sonunda çıkmıştım. Floransa’da Erasmus yapan abimin olması hostel masrafını yok ederek hem daha fazla yurtdışında kalmamı sağlayacaktı hem de yalnızlıktan kurtaracaktı. Fakat daha uçakta iken bi sorun vardı, Lounge’daki yemeklere açgözlüce saldırarak midemi bozmuştum… Siz siz olun yolculukta böyle açgözlülük yapmayın :) Uçaktan indim, abimle anlaştığımız üzere Termini’ye (Tren İstasyonu) gitmek üzere yola koyuldum. Havaalanından istasyona tren seferi olmakla beraber biraz pahalı (€15). Havaalanı önündeki shuttle’ları kullanarak €5’ya istasyona vardım. Abimle iletişim kurmak üzere telefon hattı aldım. (Wind gibi birçok GSM operatöründe 10-15 euro’ya 2GB internetli paketler mevcut, cimrilik yapıp rezillik çekmeyin sakın :) Bu arada hattın açılma süresini hesaba katmadığımız ve civarda Wi-Fi imkanı sağlayan cafe olmadığı için binbir güçlükle jeton aldım, ankesörlü telefondan abimi aradım, konumumu söyledim ve mülteci edasıyla bi köşeye oturarak beklemeye koyuldum. Uzun bir bekleyişten sonra abim geldi, hostele gittik. İyice hastalanıp, ayakta duramıyorken hostelin saat 16.00’a kadar kapalı olacağını öğrenince kendimi Roma’nın bayırlarına vurmaya karar verdim. Hostel, Colosseum'a çok yakın olduğu için Colesseum karşısındaki bir parka gittik, çimlere uzandık. Saat 16.00’da hostele dönüp 2 saat uyudum, yeniden kalkarak Colesseum ve Pantheon’a kısa bir gezi düzenledik, güneş yavaştan batmaya başlarken Pantheon’un yakınlarında bir pizzacıya oturduk. Çok kalabalık olduğu için yabancı bi aile ile aynı masaya oturmuştuk, pizzalar servis edilene kadar hoş bir sohbet yaptık.

Buralar gece vakti bir başka oluyor....


Pantheon'daki mükemmel zamanlama
Ve nurani insanlar
          Ertesi sabah iyileşmiş olarak uyandım ve yola koyulduk. Colesseum’a vardığımızda -pazar günü olmasının etkisiyle- inanılmaz kalabalık vardı. Dışardaki bilet kuyruğunun başına kaynayıp zeki edasıyla sevinmişken binanın içindeki kuyruğun 1.5 saat uzunluğunda olduğunu farkettik ve Colesseum - Roman Forum’u ertesi güne erteledik. Merkeze, Pantheon’a gitmeye karar verdik. İtalya’da ulaşım sistemi Türkiye’den biraz farklı. Otobüslerde akbil cihazı her kapı girişinde var ve şoför yerine, otobüsten otobüse gezen kontrolörler denetim yapıyor. Bu görevliler bilet basmayanları yakaladıkları takdirde €50 ceza kesiyorlar. Buna rağmen birkaç bilinçli vatandaş dışında kimse bilet basmıyor, ki ben de tüm İtalya seyahati boyunca bir kere olsun bilet almadım :)) Çoğu kez yakalanma korkusu ile duraklarda memur olma ihtimali olan kişileri görür görmez otobüsten inmek zorunda kalıyorsunuz. Ancak şehirdeki her bir otobüs çok dakik olarak programa uygun hareket ediyor ve aynı zamanda Google Maps Navigasyon ile senkronize durumda. Bu sayede anında yeni bir otobüsü bulabilirsiniz. Merkeze geldik, dondurmalarımızı yedik ve Pantheon’un içine girdik. Zamanlama mükemmeldi… Her öğlen sadece 15 dakikalığına güneş ışınları kubbedeki boşluktan direk içeri dalıyor, aşağıdaki insan selinin üzerine vuruyor ve içeriyi unutulmaz bir atmosfere bürüyor… İçerde onlarca fotoğraf çektikten sonra çıktık ve Roma sokaklarına kendimizi attık. Aşk Çeşmesi olarak anılan Fontana di Trevi’ye uğradık. Harika bir yer… Açık konuşmak gerekirse dilek tutma olayını çok saçma  bulduğum için para atmadım, sonra arkamdan Göktuğ da ne cimri adammış filan demeyin :)

Aşk Çesmesi'nin Romantik Erkeği ;))


Saint Peter's Basilica
Vatikan'da üzerime nur inmişken...
          Merkez sokaklarında dolaştıktan sonra Vatikan’a gitmek üzere otobüse atladık, Ponte Vittorio Emanuele II köprüsünü yürüyerek geçtik ve meşhur Saint Peter’s Meydanı’na vardık. Saint Peter’s Bazilikası’na girdiğimde yine ışık konusunda mükemmel bi zamanlama yapmıştık. İkindi güneşi kilise kapısının tam karşısındaki camlardan gözüme nur gibi vurunca kendimden geçtim ve helal olsun dedim. Adamlar herşeyi düşünmüş… İçeri bi giriyosun anında ışık! Gel de iman etme şimdi :d Nurani ışık ile fotoğrafımızı çekindikten sonra ayin alanına doğru yürüdük. Ayine turistlerin giremeyeceğini bildiren görevliye ‘’ben Hristiyan’ım’’ diyerek içeri girdim ve Papaz Efendi’nin feyizli sohbetine kulak verdim. Sohbet bitince çıktık kiliseyi dolaştık ve acıktığımızı farkederek dışarı çıktık. Abimin önerisi üzerine Roma’nın en iyi pizzacısına gitmeye karar verdik. Otobüsle gitmek yerine yürümeyi tercih ettik. Yaklaşık 4 km yürüyüş sonrasında Roma’nın en iyi pizzacısına vardığımızda yeni bi ‘’zamanlamaya’’ imza atmıştık fakat bu sefer hiç de güzel değildi… İtalyanlar sorumsuzluk ve vurdumduymazlık konusunda dünya lideri bi millet. En ünlü diye gittiğimiz pizzacı 10 günlüğüne kapanmış ve tatile gitmişti. Düşünsenize Türkiye’ye gelmişsiniz, G.Antep’te İmam Çağdaş; K.Maraş’ta Yaşar Pastanesi; İstanbul’da Eminönü Balıkçıları çekmiş gitmişler… İtalyanlara serenatlar yaparak rotamızı yeniden Pantheon’a çevirdik. Piazza Navona’nın ressamlarla dolu etkileyici atmosferinde sakinleştik ve bulduğumuz bir pizzacıya attık kendimizi. Şunu belirtmek istiyorum, İtalya’da pizza yiyecekseniz Margherita’dan şaşmayın derim, aksi takdirde ton balıklı pizza gibi bi seçimle hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz…
Bahsettiğim Ton Balıklı Pizza

          Güneş batmaya başlarken Roma sokaklarını arşınlayarak hostele geri döndük, bi süre dinlendikten sonra şortumu - tişörtümü çektim ve Roma’yı fethetmek üzere akşam koşusuna başladım. Bir zamanlar Gladyatörlerin ayak bastığı, mücadele ettiği topraklarda koşmak gerçekten heyecan verici bir deneyim… Ara sokaklarda mekik dokuyarak önce Pantheon’a uğradım, ardından da Colesseum’a gelerek mini maratonumu sonlandırdım ve yeniden hostele döerek günü bitirdim.
Koşu sonrası Colesseum keyfi :)

           Roma’daki son günümde sabah erkenden Colesseum’a gittim, kısa bi bilet kuyruğu sonrasında içeri girdim. Tek başıma olmanın verdiği rahatlıkla etrafı gezerken birden macera damarım tuttu ve çılgınlık yapmaya karar verdim. Benim seyahatlerde aradığım en önemli özellik bambaşka hisler yaşamaktır. Bir şehre gittiğinizde herkesin gittiği aynı rotayı izlemeyi çok yanlış buluyorum. Her yerde yepyeni bir maceraya atılmak parolası olmalı gezginin...  Colesseum’un üst katları ziyarete kapalıydı fakat ben çıkmak istiyordum. Doğu tarafındaki yapıda tırmanacak bi duvar buldum ve etrafı iyice gözetledikten sonra tırmanmaya başladım. İçimdeki ‘’Acaba yakalanır mıyım?’’ ‘’Yakalansam sınırdışı edilir miyim?’’ gibi soruları duymamazlıktan gelerek üst kata vardım, oturdum ve manzaranın tadını çıkarmaya başladım. Akşamki ‘’Roma’yı fethetmek’’ hedefime artık tam anlamıyla ulaşmıştım. Daha gezilecek çok yer var diyerek istemeye istemeye, turistlerin şaşkın bakışları arasında, aşağıya indim. Herşey bir yana, eğer tehlikeli bi hareket yapıyorsanız çok dikkatli olmanızı ve ihtiyatla davranmanızı öneririm. Maceraya atılmak için cesaretinizin olması gerekir fakat kuru cahillikle ortaya çıkan cesaret çoğu zaman başınızı belaya sokar, ve hayatta video oyunlardaki gibi ‘’load last checkpoint’’ seçeneği bulunmuyor ne yazıkki...  İnerken asıldığım tuğlalardan birinin gevşek olduğunu önceden farketmeseydim şuan bu yazıyı yazamıyor olabilirdim... 

Colesseum'un yasak katında manzara keyfi :)

Saint Peter's Square
           Colesseum’dan çıkarak hemen yan taraftaki Roman Forum’a girdim, yakıcı Güneş ve kısıtlı zaman nedeniyle hızlı bi tur yaparak çıktım. Eğer Roma kalıntılarına merakınız varsa, Forum’a en azından 2.5 saatinizi ayırabilecek şekilde planlama yapmanızı öneririm. Hemen bi otobüse atlayarak Vatikan’a vardım. İçeriyi yeniden gezdikten sonra kubbenin tepesine, seyir terasına çıkmak üzere bilet aldım, uzunca bi kuyrukta bekledikten sonra merdivenlerle dolu yolculuğa başladım, ve sonunda tepeye ulaştım. Hava güneşliydi ve manzara mükemmeldi. Önde, 11 Havari heykelinin selamladığı Saint Peter’s Meydanı, arkada ise  adeta ‘’Cennet’ten bir yansıma’’ olarak inşa edilmiş Vatikan Bahçeleri vardı. Yine bi macera arayışına girerek, seyir terasının ortasındaki mini kubbeye tırmanmak üzere harekete geçtim, fakat bu sefer şansım yaver gitmedi ve görevliye yakalandım :) Neyseki görevli sadece sözlü uyarıda bulundu ve ben de hemen oradan uzaklaştım. Terasta gördüğüm en dikkat çekici şey ise duvara yazılmış #direngezi yazısıydı :) Aşağı indiğimde Vatikan Müzesi’ne giriyorum diye Vatican Necropolis’e girdim, içeriyi gezdikten sonra yanlış yere geldiğimi farkettiysem de iş işten geçmişti, saat 16.00’a geliyordu ve müzeler o saatte kapanıyordu. Akşam Floransa’ya döneceğimiz için Sistine Şapeli’ni ve Vatikan Müzesi’ni göremeden Roma’dan ayrılmak zorunda kaldım doğal olarak… Yaban ellerde harita kullanmanın önemini anlamışsınızdır umarım :)



Vatikan Bahçeleri

Saint Peter's'te #direngezi

           Hostele dönüp, Floransa’ya gitmek üzere hazırlanırken güzel bi sürpriz yaşadık, hostelde daha önce tanıştığımız iki Türk’ün aynı akşam tatilleri bitiyordu ve interrail biletlerinin fazladan 1 günlük kullanım hakkı vardı, sağolsunlar bize verdiler :) Bedava biletlerimizi de kapınca Venedik seyahatini ertesi gün yapmaya karar verdik, fakat öncesinde, abimin evine eşyalarımızı bırakmak üzere Floransa trenine atladık….

           Venedik, Floransa, Siena, San Gimignano ve Pisa maceralarımı önümüzdeki günlerde yazıyor olacağım.

Takipte kalın!


NOT: Bi sonraki macera planım EN GENÇ TÜRK DEMİR ADAM’ a destek vermek isterseniz lütfen aşağıdaki linki açarak ‘’DESTEK’’ butonuna basın:

Bonus: Via dei Fori Imperiali

12 Şubat 2014 Çarşamba

İKİ BİN YILLIK GELENEK: GÜÇ ZEHİRLENMESİ


Bir benzetme…

Tarih: M.Ö. 213
Yer: Çin

İzin verin biraz geriye gidelim..

Qin Shi Huangdi M.Ö. 221’de tarih sahnesine çıkıyor. Çin’de yaşanan iç savaş sırasında tüm beylikleri yok ederek Qin Hanedanlığı’nı kuruyor ve kendini imparator ilan ediyor. Kahramanımız aynı zamanda Çin Seddi’nin de kurucularından. İktidar olduğu dönemde ülkede ciddi yenilikler, reformlar ve düzenlemeler yapıyor. Çin’in ilk merkezi bürokratik devlet sistemini yine bu ağabeyimiz kuruyor. Bunun yanında, herkese eşit yaklaşan bir yasa, para birimi, ağırlık ve uzunluk ölçü birimleri ile beraber Çince yazı dilini yürürlüğe koyduruyor. Çin diyarını karayolları ile örmeye başlıyor. 

Bir dipnot: Qin Shi Huangdi, UNESCO Dünya Kültür Mirasları Listesi’nde yer alan Terra Cotta (Toprak Askerler) ordusunu da inşa ettiren kişi aynı zamanda.

Yukarıda görülen harikulade tablonun kayıp parçaları var tabi ki... Yapılan devrimin kalıcı olmasını isteyen lider, halkın bedenine sahip olmanın yanında düşüncesini de kontrol altında tutmayı amaçlar ve M.Ö. 213 yılında adını tarihin kara sayfalarına yazdıracak eylemini uygular: Halkın eski geleneklerini unutturma amacıyla ülkede bulunan bütün yazılı eserlerin yakılmasını emreder, Konfüçyüsçü ilim adamlarının da diri diri gömülmesine neden olur. 

Güç ve iktidar bağımlısı haline gelen lider son noktaya varır: Ölümsüzlük isteği. İşin ironik yanı Huangdi’nin ölümüne, saplantı haline gelen ölümsüzlük arayışı neden olur: ömrünün son aylarında çevresindeki doktorlara ölümsüzlük iksiri yapmasını emreder ve formüllerin test edilmesini bekleyemeyen lider Civa Hapları alarak M.Ö. 210 yılında ölür. Ölümünden sonra ise hanedanlığı yalnızca 4 yıl ayakta kalıyor ve M.Ö. 206 yılında dağılıyor…

Ne ibretlik bir hikaye değil mi?

Sayfayı kapatmayınız, konuyu bağlıyorum.


Tarih: 2000’li yıllar
Yer: Türkiye

Koalisyon döneminden sonra iktidar parti ile Türkiye yeni bir yolculuğa başlıyor. Ekonomi büyüyor, ülke gelişiyor, her yere karayolları inşa ediliyor (Hem de çift şeritli). Yeni para birimi getirilmese de, mevcut paranın ‘’sıfır’’ ları atılıyor, Türk Lirası itibar kazanıyor. Yeni yasalar, yeni kanunlar yürürlüğe getiriliyor. Güzel olarak nitelendirilebilir gelişmeler bunlar. Fakat iki bin yıl öncesine ait döngü yeniden kıvılcımlanmaya başlıyor sanki… Bugün, medya ve internete yapılan baskı ve müdahalelerin, dünün ‘’kitap yakma’’ eylemlerinden farkı var mıdır? Kitap ve kütüphanelerin yerini köşe yazıları ile internet bloglarının aldığı günümüzde, ülke iktidarının, gazete, TV ve internet üzerine getirmeyi planladığı kontrol mekanizması aslında ülkemiz bireylerinin düşünce dünyalarına yapılan bir sansür, boykot değil de nedir?

Bu noktada küçük bir detay eklemek istiyorum, birçok çevre tarafından yerden yere vurulan ‘’%50’lik kesim’’ (ki ne yazık ki ‘’cahil kesim’’ olarak da adlandırılıyor) hakkında yapılan değerlendirmelerin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bahsedilen kesimin, cahil olarak nitelendirilmesinin sebep olan faktörler, o insanların elinde değildir. Düşünün, evinizde internet yok ve sadece gazete - TV üzerinden gündemi takip edebiliyorsunuz, veyahut, orta yaşlı ya da yaşlı bir bireysiniz ve bilgisayar - internet sadece oğlunuz - kızınızın anladığı, kullanabildiği bir platform. Son günlerde gündemi sallayan Habertürk Gazetesi’ne yapılan müdahaleye ait ses kayıtları ile gün yüzüne çıkan Türkiye’nin ‘’sözde basın özgürlüğü’’ de hesaba katılınca, asıl problemin ‘’%50’lik kesim’’in cahilliği değil, onlara kendi düşüncelerini, kendi ‘’gerçek’’lerini dikte eden, inandıran kesimden kaynaklandığı görülüyor. 

Özetlemek gerekirse, internet üzerinde yapılması hedeflenen düzenleme, 76 milyon’a ait farklı farklı fikirlerin tek bir şahıs, parti veya kurum tarafından kontrol edilmesi sebebiyle Türkiye’de düşünce özgürlüğü ve demokrasinin kalbine saplanmış bir hançerdir.