9 Şubat 2013 Cumartesi

EKONOMİK DİNAMİKLER ve YÖNETİMDE HASSASİYET BİLİNCİ

                            
 

Günümüzde zihinlerde en çok yer meşgul eden varlık şüphesiz ekonomik endişelerimiz. Para, “her şeyin başı ve sonu” , “sebebi ve sonucu”. Para; düşük gelirli insanlar için hayatın zorluklarından kurtulmak, orta gelirliler için rahat içindeki mevcut hayatlarını lüks ile süslemek; ve yüksek gelirliler için ortaya çıkmış doyumsuzluk, kanaatsizlik ve sapkınlık demek. Bugünün dünyasında, bireylerin toplum içindeki saygınlığını belirleyen en önemli unsurun para olduğu yine herkesin bildiği bir gerçektir. Bu duruma en bariz örnek aslında bizim kültürümüze yerleşmiş ve sanki ezelden beri var oluyor gibi duran şu ifadedir: “Paran kadar konuş”. Veya daha ileri bir örnek: hepimiz az çok lise kimyasındaki gazlar konusunu görmüşüzdür. P.V=n.R.T . Tanıdık geldi mi? Yardımcı olayım: Paran Varsa Ne RahaT.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki bu yazıdaki fikirlerin Komünizm veya Kapitalizm’i kesinlikle yüceltme veya yerme amacı yoktur. Sadece toplumumuzda meydana gelmiş olan zihinsel değişime ışık tutmayı amaçlıyorum. Geçtiğimiz yüzyılda dünya üzerindeki bütün siyasi partilerin veya siyasetçilerin seçimlere katılımı ekonomik dengeler üzerine kurulmuştur. Küçük ölçekte baktığımızda bir siyasetçi kendi reklamını yapmak için ya (varsa) kendi servetini ortaya dökecek ve eritecek, ya da kampanyasına finansman bulacaktır. İlk seçeneği uygulayan siyasetçiler genelde (görevini kötüye kullanmadılar ise) siyasi yaşamları sonunda elinde avucundakileri tüketmiş kişilere dönüşüyorlar. Öte yandan 2. seçeneği uygulayanlar beraberinde felakete dönüşecek bir senaryo meydana getiriyorlar. Seçim kampanyalarına yardım eden finansörler, siyasetçiler görev başına geldiklerinde onları adeta kukla yerine koyarak yolsuzluk yapmaya zorluyorlar. Kim ne derse desin, en kötüsünden en iyisine, Türkiye’de ve Dünya’da, bütün siyasi oluşumlarda küçük veya büyük derecede böyle tablolarla ne yazık ki karşılaşıyoruz. Kısaca bir göz attığımızda hemen hemen bütün siyasetçilerin yüksek derecede servetleri olduğunu farkediyoruz. Ancak bu yazılanların zıt örnekleri tabi ki de mevcut: Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica. Kendisi lüks başkanlık konutu yerine ülkenin başkenti Montevideo’nun ücra köşesinde karısına ait çiftlik evinde yaşıyor. Makam aracı kullanmak yerine eski model Volkswagen Kaplumbağa’yı tercih ediyor. Tamamen yasal hakkı olan 9.300€ tutarındaki başkanlık maaşının dahi %90’ını fakirlere dağıtarak 600€ ile geçimini sağlıyor. Bu misalin derinlerine inip yüzyıllar öncesine gittiğimizde ise karşımıza çıkan tablo ise göz kamaştırıcı. İnsanlık sahabeler devrinde öyle yüksek şuurlu yöneticiler, tüccarlar görmüş ki öyle bir devrin ve topluluğun bir daha ortaya çıkması mümkün görünmüyor. Halifeliği döneminde devlet sınırlarının Trablusgarp’tan İran’a, Suriye’den Azerbaycan’a ulaştığı Hz. Ömer’in yönetim işlerini yaptığı sırada devlete ait mumu kullanırken, yanına sohbet için misafiri geldiğinde devlet mumunu söndürerek kendi parası ile aldığı mumu yakması; geceleri gizlice kalkıp sokak sokak dolaşarak fakir aileleri, yetimleri bulup 50’li yaşlarda olmasına rağmen bizzat kendi sırtında onlara yiyecek malzeme taşıması günümüz yöneticilerine ve yönetici adaylarına hiçbir yönetim, kişisel gelişim ve başarı öyküsü kitaplarında bulamayacağımız nasihatler veriyor aslında. Bir başka örnek ise Hz. Ömer döneminde eyaletin en fakirleri listesine yazılanlardan biri olan Humus Valisi Said bin Amir. Halk ise durumu şu şekilde izah ediyor: Vali, “Rüşvet alan da veren de Cehennemdedir.” hadis-i şerifini okur ve en küçük hediyeyi dahi kabul etmezdi, diyor. Peki neydi tarihin o ilkel döneminde insanlara böylesine coşkun bir dinamizm veren? Çünkü o dönemin hassas insanları “Halkın efendisi, halkına hizmet edendir.” hadis-i şerifini kendi benliklerinin ve bireysel arzularının önüne koyabilmiş kişilerdi. Bulundukları mevkiyi kendi çıkarlarını gerçekleştirebileceği bir araç olarak değil, içinde bulunduğu halkın derdine çare olmak, yardıma muhtaca yardım etmek ve toplumun refahını artırmak için kullanıyorlardı.
Bizler, sizler, geleceğin memurları, iş adamları ve yöneticileri olarak yürüttüğümüz görevin daima bilincinde olarak, o görevin aslında para kazanmak için değil de topluma hizmet için yapıldığını unutmamalıyız. Maddi kaygılardan kendimizi sıyırarak görevimize yoğunlaşmalıyız. Yazıyı, Jose Mujica’nın, ona "dünyanın en fakir devlet başkanı" yakıştırmasında bulunanlara verdiği cevap ile bitirmek istiyorum: "Kendimi fakir hissetmiyorum. Fakirler sadece harcamaya yönelik bir yaşam tarzı için çalışanlar ve daima daha fazlasını isteyenlerdir."