25 Kasım 2012 Pazar
Herşey yağmurlu bir sonbahar akşamı başladı. Ben yine her zamanki gibi tüm ders çalışma girişimlerimin önce kısa bir süreliğine dinlenme-uzanma ile başlayıp, daha sonra ise uyku ile hezimete uğradığı meşum çekyatımın önüne çektiğim masama ders çalışma amacı ile kurulmuş fakat yine soluğu önce Facebook-Twitter-Instagram üçgeninde almış ve daha sonra ise uzanmak maksadı ile uykuya dalmıştım. O gece diğerlerinden farklı olarak gecenin bi vaktinde kendime gelip daha önceden üstümü değiştirmediğim ve dişimi fırçalamadığım için kendime kızmama neden olan an'ı telefonumun zili sayesinde daha erken yaşadım. Çok değer verdiğim bir kardeşimin ismini telefon ekranında görmeme rağmen uykumun en ağır evresinin bölünmesi sebebiyle ve rüya ile gerçek ayrımını o an henüz kavrayamadığım için kim olduğunu farketmem konuşmamızın bir 10 saniyesini götürdü. Kendisi ertesi gün, beni pazar kahvaltısı için evine davet ettiği ve diğer arkadaşlarımızın da geleceğini söylediği an bilinçaltım ve reflekslerim hemen devreye girerek son günlerde ağzımdan düşmeyen şu cümleyi tekrarladı: "Abi çok isterdim gelmeyi ama pazartesi günü 2 tane sınavım var ve hiç çalışmadım." İşin ironik yanı ise yaşadıklarımın rüya mı gerçek mi olduğunu algılamanın daha ötesinde kendi varlığımın gerçekliğinden bile şüphe ettiğim o an, suları çekilmiş gölün altındaki kayalıklar gibi, arkadaşımın bana cevabı ile beliriverdi. Günlerdir kendime adeta bir totem haline getirdiğim sınav-not ve ders çalışma eylemi sanırım benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu ki, 27 Kasım olan sınav tarihinin pazartesi değil de salı günü olduğunu o an öğrendim.
Konuşmanın ardından rutin olarak diş fırçamı-macunumu alarak banyonun yolunu tutarken bi açıdan harika bi açıdan da kendi durumumun vahametini algılamama neden olan bu olay zihnime öyle etki etti ki ağzımdan dökülen ilk sözcükler şunlar oldu: "Kesinlikle blog açmalıyım." Fikir güzel, konsept de güzel ama bir sıkıntı var: yazıyı nasıl yazacağım? 1 sene öncesine kadar, resim çizmekten sonra hayatta yapamayacağıma-beceremeyeceğime inandığım tek şey yazı yazmaktı. Bir yıllık Twitter macerası ve Proficiency essay denemeleri ile bu önyargı yerini "uzun soluklu yazı yazamam"a bırakmıştı. Ta ki bu yazıyı yazdığım ana kadar. Aslında her şey, isteklerimizi ve hedeflerimizi ne kadar arzuladığımız, veya bir diğer manası ile gerçekte neyi arzuladığımızın farkındalığı ile alakalı. Ek olarak, gelişimimizi ve değişimimizi çözümleme kabiliyetimiz de önemli bir etken. Evet, gecenin bir vakti gelen bir telefon sonucu uykudan yeni uyanmış mahmur zihnimin bir anda "Kesinlikle blog açmalıyım" diyerek bilgisayar başına geçip bir solukta bu yazıyı yazmasına vesile olan şey elbette vahiy değildi. O akşam sosyal medyada paylaşılan bir video çok etkilemişti beni. Körfez savaşı sırasında paraşüt atlayışı yaparken sakatlanarak, son sene tanıştığı bir yoga eğitmeni hariç bütün doktor ve eğitmenlerin umutsuz vaka olarak görmesi sonucu koltuk değneğine mahkum 15 sene geçiren bir adamın 10 ay içinde 63 kilo vererek depar atarak koşması ve amuda kalkması vücudumuzun şaheser nitelikteki yapısını, bazen çevremize aldırmayıp bildiğimizi okumanın gerekliliğini ve hayatımıza yenilikler katmanın önemini çok güzel vurguluyor.
Hayata dair beklentilerimizi sorgulamak sanırım bu noktada yapılacak en mantıklı davranış. Biçilmiş olan bu kısacık ömrümüzde kendimize belirlediğimiz üniversite-mezuniyet-iş hayatı-evlilik-kariyer-başarı-çekirdek aileye geçiş-orta yaş-yaşlılık gibi kilometre taşlarımız gerçekten birer çizgiler mi yoksa benim ders çalışma mevzuunda yaptığım gibi birer totemleri mi yaşamımızın? Bizimle beraber ölmeyip varlığını sonsuza dek sürdürecek hedeflerimizi belirledik mi?
Selamlar, Saygılar...
bahsettiğim video linkini ilginç bulanlar için: http://www.youtube.com/watch?v=qX9FSZJu448
15 Kasım 2012 Perşembe
34. Avrasya Maratonu - 2. Geleneksel 15k Koşusu
Geçen yıl birincisi yapılan Boğaziçi Kürek Takımı olarak Avrasya Maratonu’na katılma girişimi bu sene ikincisine yapılan “daha fazla” katılım ile bir gelenek olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Her ne kadar sezon başlangıcında yapılan mail trafiğinde 20 kişi gibi büyük bir kitle ”kaydımı yaptırdım – yarın kayıt yaptırıyorum” gibi sözlere imza attıysa da bu senenin çekirdek kadrosu antrenörümüz Batuhan Abi, kaptan-kaplan Mert, Oğuzhan, Demir, bendeniz Göktuğ ve herkesin çok sevdiği, takımımızın Hollandalı biricik üyesi Edith ile 15 km koşusunu tamamladı. Aslında o sabah unutulmayacak bir olay yaşandı; Çağatay kardeşimiz yanımıza geldiğinde (defalarca organizasyon mesajları gönderilmesine rağmen): “Abi ben göğüs numaramı ve çipimi alamadım” dedi ve bizim “numarasız gelenler kesinlikle alınmayacaklardır” dememiz üzerine gerisin geriye döndü. İtiraf etmek gerekirse ben de sene başındaki maile “kayıt yaptırdım, geliyorum” yazmama rağmen biraz ödeme kısmını son ana bıraktığımdan, biraz da son andaki “abi bi koşuya 50 lira verilir mi yea!” psikolojisinden ödeme yapmadığım için planları seneye ertlemiştim. Yarışa 3 gün kala, tam, parkura kaçak girme planları yapıyorken, sağolsun Hamdi kardeşim sınavı olduğundan dolayı katılamayacağını söyledi ve kendi hakkını bana vermeyi teklif etti. Bu arada Yiğit’in 15 km yerine 42 km’ye kaydolmasını da unutmayalım, unutturmayalım :)
Yarış öncesi grupta Oğuzhan’ın paylaştığı 33. Avrasya Maratonu yazı linki http://bogazicirowing.blogspot.com/2011/10/avrasya-maratonu.html maratona katılmadan önce okunacak en yararlı yazılardan biri sanırım. Yapmanız gereken basit taktikler ve muhtemelen yapacağınız yanlışları önceden bilmek adına (en azından benim için) gayet işe yaradı: Startta basmamak, Barbaros yokuşundan “pat-pat” inmemek... (Bunları okumasam sanırım Barbaros’tan aşağı 20 km hızla koşardım :))) ki Demir yine de pat-pat indiğimi söylüyor, doğrudur, Barbarosa kadar telefonun gösterdiği ortalama hız 12.5km iken Barbaros’ta 14.5 km.)
Sabah 6.30 da yapılan buluşma ile 43R-Levent Meto-Taksim Shuttle rotası ile Start alanına vardık. Taksimde yaklaşık 25 dakika shuttle sırası beklemek zorunda kaldık, seneye temkinli olmakta fayda var. Hava aslında tam bir maraton havasıydı, ne sıcak ne de çok soğuk... Yağmur yağmaması da ayrı bir güzellik tabi. Yarış alanında Edith’in de bize katılması ile fotoğraflarımızı çekindik, çantalarımızı otobüse verdik ve jogging ile ısınmaya başladık. Yeri gelmişken, tuvaletlerde sıra beklemek istemiyorsanız start alanının daha doğu kısmındaki tuvaletler resmen boştu, aklınızda bulunsun. Kıyafet olarak ise yarış sırasında tshirt in yeterli ve hatta zaman zaman fazla bile geldiğini belirtmeliyim. Ayrıca, ilk 5 dakika vücudun soğuk olması ve köprüde esen sert rüzgarlardan korunmanın en güzel yollarından biri yarış sonrası dağıtılan tek kullanımlık poşet-yağmurluklar. Elinizde bunlardan yoksa Edith gibi çöp posetinin tabanını keserek yapabilirsiniz.
Yarış öncesi samimi anlar...
Ve yarış başladı!! İlk 2 dakika heyecandan bacaklarım tutmuyordu. Başlangıçta hep beraber gitmemize rağmen bi adamın bize 60’ lık derece ile koşuyorsunuz demesinin ardından grup yavaşlayınca ben ayrıldım ve doğru mu yanlış mı yaptım bilmiyorum ama bastım. Tophane’ye kadar herşey güzel gidiyordu, 7.5 km yi 35 dakikada almıştım, tam 70’ hedefime uygun gidiyordum kii, Tophane’ye geldiğimde bacağımdan ilk sinyali aldım ve tempo düşmek zorunda kaldım. Haliç Köprüsü’nde Mert bana yetişti ve takıl bana demesine rağmen patlamamak için tempomu koruyarak devam ettim. Yarışta en zorlandığım kısım Sirkeci-Gülhane parkı kısmıydı. Giderek artan yokuş ve bacaklardaki kasılma yarışa gerçek bir test havası katmıştı. O ara Kadir Has civarından beri beraber geldiğim, bacaklarını rahatça hareket ettirememesine rağmen azimle deli gibi koşan 65-70 yaşındaki adam nası fark koyduysa Gülhane girişinden sonra bidaha göremedim adamı, baya sağlammış. Ben de hemen önümdeki ablayı hedef olarak aldım ve azimle takibe başladım. Parkın bitişinde kendimden geçmiştim, sadece finish’e odaklanmıştım. Son 500 metre yazısını görmeme rağmen sarp yokuştan dolayı sprint atmaya anca son 300 de başlayabildim. Tabi o ara ŞOV amaçlı, takım arkadaşlarımın iyi bildiği “ergometre çığlıklarını” atmayı da ihmal etmedim :))))) Yokuş bitip, karşımda Finish tabelasını gördüğümde hissettiğim duygu inanılmazdı. Son 200 levhasının yanında olmama rağmen sanki Finish 10 adım ötedeydi... Telefonum son 200’ü 21.5 km/h gösteriyo ki son 200 de takip ettiğim o abla ile beraber rahat 15 kişiyi geçtim ve yarışı tamamladım.:) Yarış genel olarak güzel olmasına rağmen 70’ hedefine ulaşamamak üzücü oldu. Nefes ve kardiyo olarak gayet rahat gitmeme rağmen bacakların kasılması daha güzel antreman yapmamızın gerekliliğini bir kez daha vurguladı. Yarış sonrası verilen muz, çikolata, meyve suyu ve yağmurluk resmen bir ilaçtı. Sol taraftaki masaj kısmında masaj yaptırmamak ise en çok içime oturan şeydi.
Bu senenin favorisi 69.02 ile Demir idi. Onun ardından 71’ ile Mert , 74.05 ile Göktuğ , 76.28 ile Oğuzhan, 77’ ile Edith ve 97’ ile Batuhan Abi yarışı tamamladı.
Herkes halinden memnun..
Önümüzde ilk olarak son 2 senedir bir gidenin bi daha gitmediği Geyik Koşusu var. Eminim bu sene de delikanlı arkadaşlarımızın ortaya çıkmasıyla katılım yapacağız. Daha sonraki zamanlarda ise Uluslarası Çayırova Yarı Maratonu takımımız adına güzel bir hedef olabilir. Tabi ayrıca bir sonraki Avrasya 15k’ya yüksek katılım gerçeklestirmeyi şimdiden zihinlerimize işlemek lazım:)
Bu da Geyik Koşusu 12' den bir kare.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



