23 Kasım 2013 Cumartesi

İSTANBUL MARATONU - 17 KASIM 2013



Birçok insanın hayallerinin ötesindedir maraton koşmak. Benim için de öyleydi. Açıkçası tam 3 sene önce bir insanın 5 km koşmasının imkansız olduğunu düşünürdüm ki, ben de 500 metre dahi koşamazdım. Üniversitede Kürek Takımı ile başladı koşu kariyerim. İlk antremanda yaptırılan 30 dakika koşu her şeyin başlangıç noktasıydı.  2 senelik süreçte bol bol koşu antremanı yapmış, Geyik Koşusu 14k, Avrasya Maratonu 15k koşmuştum. Fakat yeterli değildi. Daha üst seviyelere taşımak gerekiyordu çıtayı… Kafamda maraton hayali kuruyor fakat cesaret edemiyordum. Haziran ayında yapılan 2 Kıta 1 Yarış - Deniz Küreği yarışı sonrasında konuyu antrenörüm Batuhan Abi’ye açtım: ‘’Abi şimdi antremanlara başlasam Avrasya Maratonu’nu 5 ay sonra koşabilir miyim?’’ Kendisinin ‘’Eğer düzgün çalışırsan neden olmasın!’’ cevabı üzerine kesin kararımı verdim: Maraton koşacaktım! Hemen kürek takımından birilerini ayartmaya çalıştım fakat nafile, kimse de ne istek var ne cesaret. Takımın görüntüde tam bir maratoncusu Ebubekir’in başlarda ‘’tamam beraber koşalım’’ demesine rağmen daha ilk antremanı ekerek vazgeçmesi üzerine Berk’i ayarttım ve ikna ettim.

Koşu kankamı bulmama rağmen işler yolunda gitmiyordu. Sol dizimde 1 senedir tıbben sebebi bulunamamış bir sakatlık ve 1 aydır göğüs ağrılarım vardı. Buna rağmen Berk ile beraber toparlanma-iyileşme amaçlı hafif antremanlara başladık. Yaz okulu günleri ve aynı zamanda Ramazandı. İftar sonrası gece 02:00’da koşuya çıktığımız oluyordu. Yine de o dönem en düzenli ve en fazla koşu antremanı yaptığımız dönemdi. Yaz okulu bitti, tatilde triatlona başlamaya karar verdim, 2 kere sprint mesafe yarışına katıldım, okul başladı ve sonra yeniden Kurban Bayramı’na girdik. O zamana kadar haftada 6 antreman yapıyordum fakat henüz 2 saatin (21.1 km) üzerinde hiç koşmamıştım. K.Maraş’a gittim, 3 saat koşu antremanı yaptım. Mesafe 31.30 km , Pace 5:45 dk/km. 3 gün dinlendim. 3 gün sonra yeniden bir 3 saat koşusu yaptım. Mesafe 31.85 km , Pace 5:39 dk/km. Son 20 dk çok zor olsa da dereceler tam istediğim gibi. Yarışa tam 1 ay var ve tek ihtiyacım aynı hızda 1 saat fazladan koşabilmek. Bu arada sol dizim sinyaller vermeye devam etti ve uzun koşu yapmamaya ve daha çok yüzme, bisiklet ve halter antremanı yapmaya karar verdim. Maratona 2 hafta kala Taper (dinlenme) periyoduna girdim, son 3 gün ise, Maraton sırasında 3. saatten sonra beliren ‘’duvar’’ a çarpmamak için karbonhidrat yüklemesine başladım. Kuru kuru makarna yiyemem diyorsanız Barilla’nın domatesli makarna soslarını şiddetle tavsiye ederim :)

Yarış gecesi Berk’i benim eve çağırdım, domates soslu makarna partimizi yaptık, yarışta enerji barı niyetine kullanacağımız hurmaları hazırladık, motivasyon konuşmalarımızı yaptık ve 20.30 olarak planladığımız uykuya 23.30’da dalabildik. Sabah 05:30’da alarm çaldı, hemen kalkıp makarnamızı haşladık, yedik ve Half-Ironman yapmış arkadaşımız Sedef’le planladığımız buluşmayı gerçekleştiremeden 06:15’te otobüse bindik. Levent Metro aktarma ile Taksim’e vardık ve 07:00’da shuttle ile Start alanına doğru yola koyulduk. Burada şunu belirtmek istiyorum ki o sabah Zincirlikuyu’dan itibaren ne Metrobüs ne de Beşiktaş- Kabataş otobüs hatları çalışmakta. En rahat ulaşım Taksim’den kalkan shuttle servisleri. Tabi erken gitmezseniz Taksim’de de 40 dk ayakta otobüs sırası bekleyerek yarışa yorgun girebilirsiniz. Yarış yerine varınca Berk ile hazırlıklarımızı tamamladık, çantalarımızı eşya otobüsüne verdik, ısınmaya başladık ve Sedef ile buluşmaya çalıştık. Ne var ki o karmaşada birbirimizi bulamadık ve biz 4 dakika geriden start aldık.

Maraton öncesi hazırlıklar tamam, keyifler yerinde.



Silah patladı ve akıncılar sefere nasıl atılıyorsa insanlar da öyle koşmaya başladı. Maratonun ilk 5 km’si çok önemliydi ve ben dersime iyi çalışmıştım: ASLA HIZLI ÇIKIŞ YAPMAYACAKTIM. Bu noktada 4 dk geriden start almamız bi bakıma iyi bi bakıma kötü oldu. Önümüzdeki yoğun kalabalık startta hızlanmamızı engelliyorsa da ara ara bu yoğunluk sert zikzaklara ve durmalara yol açıyordu. Köprünün üstünden huzurla geçtikten hemen sonra Berk ihtiyaç molası vereceğim dedi ve yolumuz erken ayrıldı. Kendimi daha öncesinde yalnız koşacağıma motive ettiğim için aldırmadım ve devam ettim, zira yol uzundu. Yarışta iki sahne gördüm ki gerçekten çok etkilendim. Birincisi, Yıldız Teknik yokuşundan inerken gördüğüm 80-90 yaşlarında, 15km tişörtü giyerek seke seke koşan amcaydı. (Daha sonraları Eminönü’nde çekilmiş bir fotoğrafını bile buldum bu amcanın...) İkincisine geleceğim.


Bahsettiğim 80'lik Delikanlı


İBRET LOADED...

Yıldız Teknik’ten sık adımlarla indikten sonra nabzıma baktım 166 idi. Start heyecanını daha üzerimde atamadım, birazdan nabzım düşer diyerek hızımı hedefime sabitledim ve 5:33’lük pace ile devam ettim. Sahil boyunca ilerleyerek Eminönü’nden Haliç tarafına döndüm ki ikinci etkileyici sahneyi yaşadım: bir vatandaş tek bacağı olmasına rağmen koltuk değnekleri ile koşuyor, herkese ders veriyordu... Bu irade eseri adamdan aldığım motivasyon ile Eyüp Sultan Camii’nden geri dönerek yine sahilden Unkapanı’na vardım. Burada parkur Valens Akuadükü’nün olduğu yokuşa dönerek Aksaray üzerinden Tarihi Yarımada’nın Güney Sahili’ne bağlanıyor. Yarışın daha yarısına gelmemişken yokuşu hızlı çıkmanın akılsızlık olduğunu bildiğimden hızımı biraz düşürerek nabzımın yükselmesini engelledim. Sahile inerken kaybettiğim süreyi fazlasıyla kazandım ve sahilden Bakırköy tarafına döndüm. 



Abdülkadir Özoğul 25 yaşında.15 km’yi 1 saat 36 dakikada, katılımcıların neredeyse yarısını geçerek tamamlamış...


Üstümdeki sarı şey can yeleği değil rüzgarlık :)

Nabzım 170’lerde görünmesine rağmen en ufak bir zorlanma hissetmiyor, saatin tam ölçüm yapamadığına kanaat getiriyordum. 22. km’de Sedefle karşılaştım fakat hızı benden biraz yüksekti. Ona tutunmanın genel derecemi iyileştirir umuduyla onla devam ettim. Bu arada su ve karbonhidrat beslenmeme özen göstermiştim, hatta hurma yemekten sıkılmıştım. İstasyonlardan muz alarak yola devam ettim ancak bacaklarım çok yıpranmış ve 33. km sonrasında beklediğim acılar 23. km’de başlamıştı. Bakırköy’de U dönüşü yaparken son 15 km’yi düşünerek hızımı düşürdüm ve 27. km’de Sedef’ten koptum. 32. km’ye kadar hızım 9.5 km/h’lara kadar düşmüştü ki ortalama hedefim 10.5 km/h üstüydü. Ortalama pace 5:30’dan 5:40’a gerilemişti. İnsanların bir kısmı yürümeye başlamıştı… Vücudum sürekli yürümemi, hızımı düşürmemi söylese de gerçek Maratonun şimdi başladığını her fırsatta kendime hatırlattım, 5 aylık hazırlık sürecimi, gece 02:00’de, yağmurda, soğukta, güneş altındaki antremanlarımı, ileriye  dönük hedeflerimi aklıma getirdim. Maraton içinde iki hedefim vardı: 3:59:59 da olsa 4 saatin altında bitirmek ve asla yürümemek, ASLA PES ETMEMEKTİ… Önce kendi içimdeki savaşı kazandım ve motivasyonumu yükselttim, saatime baktım, hesaplama yaptım ve durum kritikti. 3:59:59 için kanlı bir 7 km vardı önümde. Yavaş yavaş hızımı artırdım, etrafıma baktım ve çektiğim acıların yanında anın tadını çıkarmaya başladım. İnsan hayatında kaç kere Maraton acısı çeker ki? (Açıkçası şuan son 5 km’deki yaşadığım duyguları yeniden tatmayı çok isterdim…)

Motivasyonumu toparlamış olmama rağmen hala akıllı davranmak zorundaydım. Hawai Ironman Dünya 3.’sünün sözleri aklımdan çıkmıyor: spikerin nasıl 3. olduğu sorusuna yalnızca ‘’ BEING SMART’’ cevabını veriyor. Sanılanın aksine maraton kas gücü ile koşulmaz. Maraton yürek, akıl ve irade zanaatidir. Maraton koşmaya 5 ay önce başlarsınız, yeterince iradeniz varsa ve akıllı çalıştıysanız yarış günü sürpriz olmayacaktır. Önümde 5 km ve pamuk ipliğine bağlı bir zaman hedefi vardı. Hızlı gitmezsem süre yetişmeyecekti. Zaten son 2 km’lik Gülhane Parkı yokuşunda büyük zaman kaybedecektim. Fazla hızlı gidersem de Finish’e varmadan patlama riski vardı. Bu sebeple çok aşırıya kaçmadan hızlı gitmeye karar verdim. Acı artık kaçınılmazdı... Aklıma, ilk ve en hızlı Ironman’lerden Oğuz Omur’un sözlerini getirdim hemen: ‘’Unutma, tüm acılar geçecek ama gurur hep kalacak’’
‘’UNUTMA, TÜM ACILAR GEÇECEK AMA GURUR HEP KALACAK’’  

İnsanların yarısından fazlası ya yavaşlamış ya da yürümeye başlamıştı. Belki de ‘’duvar’’ a çarpmışlardı. Bende ise aksine sanki bir enerji patlaması olmuş, ölümüne koşuyordum. Son iki gün yediğim makarnalardan mı yoksa yarışta yediğim hurmaların maneviyatından mıdır bilemiyorum ama son ana kadar en ufak bir şekilde ‘’duvar’’ı hissetmedim. 37. km civarında uzun zamandan sonra Sedef’i yakaladım, selam vermeye fırsat bulamadan yanından geçtim. 40. km’de bir adam çok acı çekiyor olsa gerek, küfürler ederek sprint atıyor, 10 adım sonra patlayıp duruyordu… Sabit hızla gitmekte fayda var…

Parkurun son km'sindeyim. Beklediğim yokuşa sonunda varmıştım. Saatime baktım 5 dakikam var. Yavaşlamaya imkan yok… Gülhane Parkı’nın girişindeki sert yokuşta önümdeki adam yürümeye başlayınca dayanamadım bağırdım: ''This is the last kilometer! Just 5 minutes! Feel the pain! YOU CAN DO IT!!'' Adam da gaza gelip ''Yes, I can do it!'' dedi fakat kaybedecek zamanım yoktu, yokuşu tırmanmaya devam ettim. Parkın içindeki 200 metrelik kısa inişte süre kazansam da tramvay hattının Sultanahmet'e gittiği en çetin yokuşta hızım yeniden düştü. Çevrede insanlar bağırıyor, tezahürat ediyor fakat ben hiçbirini duymuyordum. Aklıma geçen sene aynı yokuşu tırmandığım an geldi fakat bu sene bambaşkaydı. Yarış boyunca 172 olan nabzım son 5 km 178’lere çıkmış, şuan ise 190'lara varmıştı. Sakatlanma eşiğindeydim. Herşeye rağmen tercihimi hedefimden yana kullandım. Artık son düzlüğe varmıştım. Önümde 300 metre vardı, saatime baktım 1 dakikam var… Hızlı bi çıkış yapsam da 10 saniye sonra bayılma korkusuyla biraz yavaşladım, yine de hala hızlıydım. Görüntüler birbirine girmeye başlamıştı, ellerimi hissetmiyordum. Sadece koştum. Finish'e vardım ve anonsu duydum: ''GÖKTUĞ KIRAL FROM TURKEEEY!'' Elime tutuşturulan madalyayı aldım, yatacak bir yer aradım ve ilk gördüğüm yeşilliğe attım kendimi… Az önce deli gibi koşan ben, şuan parmağımı oynatamıyordum. Yaklaşık 20 dk yattıktan sonra Finish'e gelen abimin yardımıyla kalktım, kendime masaj yaptırdım ve orada fazladan madalya almayı ihmal etmedim :)) Bu arada Sedef ve Berk de gelmişti, Berk ile sertifikalarımızı aldık. O kadar çabama rağmen resmi derecem 4:00:18 geldi fakat canımı sıkmadım, zira yol uzundu ve pek çok zikzaklar yapmıştım. Nitekim GPS ile ölçülen derecemde fazladan 500 metre görünüyordu, yani gerçek derecem 3:58:05’ti.

Berk kardeşimle yarış sonrası, kendisi biraz sinirli çıkmış.

Maraton sonrası iki gün yürümekte ve oturup kalkmada zorlandım, 3. gün antremanlara başladım, şuan ağrılarımdan eser kalmadı, ancak kondisyonum henüz toparlanamadı. Sanılanın aksine maraton koşmak o kadar da zor değil ve gayet eğlenceli, yeter ki bir motivasyonunuz olsun.

Bu yolculuğa çıkmaya motive eden antrenörüm Batuhan Abi'ye, beni yalnız bırakmayan Berk'e ve konforlu ekipmanlarımın sponsoru Nike'a teşekkürlerimi sunuyorum!

Bir sonraki macerada görüşmek üzere, sağlıcakla kalın!  







        Geçen seneki 15km yarışına bakmak için:
 http://mistirking.blogspot.com/2012/11/avrasya-maratonu-2.html      






9 Şubat 2013 Cumartesi

EKONOMİK DİNAMİKLER ve YÖNETİMDE HASSASİYET BİLİNCİ

                            
 

Günümüzde zihinlerde en çok yer meşgul eden varlık şüphesiz ekonomik endişelerimiz. Para, “her şeyin başı ve sonu” , “sebebi ve sonucu”. Para; düşük gelirli insanlar için hayatın zorluklarından kurtulmak, orta gelirliler için rahat içindeki mevcut hayatlarını lüks ile süslemek; ve yüksek gelirliler için ortaya çıkmış doyumsuzluk, kanaatsizlik ve sapkınlık demek. Bugünün dünyasında, bireylerin toplum içindeki saygınlığını belirleyen en önemli unsurun para olduğu yine herkesin bildiği bir gerçektir. Bu duruma en bariz örnek aslında bizim kültürümüze yerleşmiş ve sanki ezelden beri var oluyor gibi duran şu ifadedir: “Paran kadar konuş”. Veya daha ileri bir örnek: hepimiz az çok lise kimyasındaki gazlar konusunu görmüşüzdür. P.V=n.R.T . Tanıdık geldi mi? Yardımcı olayım: Paran Varsa Ne RahaT.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki bu yazıdaki fikirlerin Komünizm veya Kapitalizm’i kesinlikle yüceltme veya yerme amacı yoktur. Sadece toplumumuzda meydana gelmiş olan zihinsel değişime ışık tutmayı amaçlıyorum. Geçtiğimiz yüzyılda dünya üzerindeki bütün siyasi partilerin veya siyasetçilerin seçimlere katılımı ekonomik dengeler üzerine kurulmuştur. Küçük ölçekte baktığımızda bir siyasetçi kendi reklamını yapmak için ya (varsa) kendi servetini ortaya dökecek ve eritecek, ya da kampanyasına finansman bulacaktır. İlk seçeneği uygulayan siyasetçiler genelde (görevini kötüye kullanmadılar ise) siyasi yaşamları sonunda elinde avucundakileri tüketmiş kişilere dönüşüyorlar. Öte yandan 2. seçeneği uygulayanlar beraberinde felakete dönüşecek bir senaryo meydana getiriyorlar. Seçim kampanyalarına yardım eden finansörler, siyasetçiler görev başına geldiklerinde onları adeta kukla yerine koyarak yolsuzluk yapmaya zorluyorlar. Kim ne derse desin, en kötüsünden en iyisine, Türkiye’de ve Dünya’da, bütün siyasi oluşumlarda küçük veya büyük derecede böyle tablolarla ne yazık ki karşılaşıyoruz. Kısaca bir göz attığımızda hemen hemen bütün siyasetçilerin yüksek derecede servetleri olduğunu farkediyoruz. Ancak bu yazılanların zıt örnekleri tabi ki de mevcut: Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujica. Kendisi lüks başkanlık konutu yerine ülkenin başkenti Montevideo’nun ücra köşesinde karısına ait çiftlik evinde yaşıyor. Makam aracı kullanmak yerine eski model Volkswagen Kaplumbağa’yı tercih ediyor. Tamamen yasal hakkı olan 9.300€ tutarındaki başkanlık maaşının dahi %90’ını fakirlere dağıtarak 600€ ile geçimini sağlıyor. Bu misalin derinlerine inip yüzyıllar öncesine gittiğimizde ise karşımıza çıkan tablo ise göz kamaştırıcı. İnsanlık sahabeler devrinde öyle yüksek şuurlu yöneticiler, tüccarlar görmüş ki öyle bir devrin ve topluluğun bir daha ortaya çıkması mümkün görünmüyor. Halifeliği döneminde devlet sınırlarının Trablusgarp’tan İran’a, Suriye’den Azerbaycan’a ulaştığı Hz. Ömer’in yönetim işlerini yaptığı sırada devlete ait mumu kullanırken, yanına sohbet için misafiri geldiğinde devlet mumunu söndürerek kendi parası ile aldığı mumu yakması; geceleri gizlice kalkıp sokak sokak dolaşarak fakir aileleri, yetimleri bulup 50’li yaşlarda olmasına rağmen bizzat kendi sırtında onlara yiyecek malzeme taşıması günümüz yöneticilerine ve yönetici adaylarına hiçbir yönetim, kişisel gelişim ve başarı öyküsü kitaplarında bulamayacağımız nasihatler veriyor aslında. Bir başka örnek ise Hz. Ömer döneminde eyaletin en fakirleri listesine yazılanlardan biri olan Humus Valisi Said bin Amir. Halk ise durumu şu şekilde izah ediyor: Vali, “Rüşvet alan da veren de Cehennemdedir.” hadis-i şerifini okur ve en küçük hediyeyi dahi kabul etmezdi, diyor. Peki neydi tarihin o ilkel döneminde insanlara böylesine coşkun bir dinamizm veren? Çünkü o dönemin hassas insanları “Halkın efendisi, halkına hizmet edendir.” hadis-i şerifini kendi benliklerinin ve bireysel arzularının önüne koyabilmiş kişilerdi. Bulundukları mevkiyi kendi çıkarlarını gerçekleştirebileceği bir araç olarak değil, içinde bulunduğu halkın derdine çare olmak, yardıma muhtaca yardım etmek ve toplumun refahını artırmak için kullanıyorlardı.
Bizler, sizler, geleceğin memurları, iş adamları ve yöneticileri olarak yürüttüğümüz görevin daima bilincinde olarak, o görevin aslında para kazanmak için değil de topluma hizmet için yapıldığını unutmamalıyız. Maddi kaygılardan kendimizi sıyırarak görevimize yoğunlaşmalıyız. Yazıyı, Jose Mujica’nın, ona "dünyanın en fakir devlet başkanı" yakıştırmasında bulunanlara verdiği cevap ile bitirmek istiyorum: "Kendimi fakir hissetmiyorum. Fakirler sadece harcamaya yönelik bir yaşam tarzı için çalışanlar ve daima daha fazlasını isteyenlerdir."