22 Ağustos 2014 Cuma

IRONMAN Kalmar/Sweden 2014



IRONMAN’I ilk defa Kasım 2011’de Boğaziçi Kürek Takımı’nda, antrenörüm Batuhan Salih Barutçu’dan duymuştum. Kendisi o zaman, bugün hala kulaklarımda çınlayan şu sözü söylemişti: ‘’Eğer adam akıllı çalışırsan 3 yıl içinde sen de IRONMAN olabilirsin!’’ İşte o gün aklımın bir köşesine sağlam olarak yazmıştım Ironman hedefini fakat 3 yıl değil de bi 5-10 yıl sonra olur diyordum içimden. 2013 yazında Ironman hedefimi biraz daha erkene almaya karar verdim ve kendime bir hazırlık planı çizdim: Kasım 2013’te İstanbul Maratonu, 2014 sezonu Olimpik mesafe Triathlon yarışları, Temmuz 2014 Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı ve mezuniyet öncesi Ironman bitirmek. 19 Ağustos 2013 akşamı facebook’ta gördüğüm bir fotoğraf bir anda aklımı başımdan aldı. Kürek Takımı’ndan arkadaşım Yamaç Kolatan Ironman Kalmar/İsveç’i 13 saat gibi güzel bir derece ile bitirmişti! O akşam bir anda planda değişklik yaptım: 2014 yaz döneminde Ironman bitirmeye karar verdim.

Her şey çok güzel gibi görünse de, önümde çok zorlu bir senenin olacağını hemen farkettim. Öncelikle çok yoğun, uzun ve sert bir antreman dönemine girmek zorundaydım. Fakat iş bununla bitmiyordu, Ironman –veya Triathlon- dünyanın en pahalı sporlarından biri. (Evet, Golf ile yarışır) Yarış kayıt ücretinden uçak biletine, yarış bisikletinden karbonhidrat jellerine kadar herşey için acayip derecede para gerekiyordu. O gece verdiğim bir diğer karar ise eğer Ironman yapacaksam tüm ihtiyaçlarımı kendim karşılayacaktım, yani babamdan tek kuruş almayacaktım. Gecenin 2’sinde ilk işim Türkiye Triathlon Federasyonu’na ve birkaç özel şirkete mail atmak oldu. Federasyon başkanımızın yönlendirmesi ile Utkuer Yaşar hoca ile irtibata geçtim, kendisi federasyonun herhangi bir şekilde maddi veya ekipman desteği sunamayacağını belirtmesine ragmen yine de bana ilk triathlon yarışım için bisikletini ödünç verme nezaketini gösterdi. Bunun yanında Seha Özden abi ise beni kendi Ironman hikayesi ile motive etti ve sunduğu manevi desteği ile bu yolda sağlam adımlar atmama vesile oldu. Bu arada konuyu babama açtığımda o da yarışmayı çok zor ve sağlıksız gördüğü için kesin bir şekilde izin vermedi. Açıkçası çevremdeki birçok kişi için de hedefim gülünç derecede imkansız gelmişti. (Evet, bu kişiler arasında daha önce defalarca Olimpik mesafe triathlon yapmış insanlar da var ne yazık ki…) Fakat ben kararımı vermiştim ve artık yola çıkmıştım. Henüz elimde hiçbir şey olmamasına rağmen antremanlarıma devam ediyor, bir yandan Ironman bir yandan da İstanbul Maratonu 2013’e hazırlanıyordum. Eylül ve Ekim aylarında iki defa Sprint mesafe yarışa katıldım, Bu sırada, Nike’tan koşu ekipmanları, Boğaziçi Üniversitesi’nden yarış kayıt ücreti ve uçak bileti; MADO’dan ise yarış bisikleti sponsorluğu aldım. Yaklaşık bir buçuk ay süren sancılı süreç sonrasında da babamı istemeyerek de olsa ‘’yarışa katılabilirsin’’ demeye ikna edebildim. 17 Kasım’da ise 4:00:18 ile 42 km’lik Maraton koştum.

Kimileri marathon koşmamı erken ve sağlıksız bulsa da Ironman’de en korkulu kısma karşı mental olarak hazırdım artık. Maraton sonrası antremanlarımı daha çok yüzme ve bisiklet üzerine odakladım. Bu arada hala almam gereken onlarca ekipman vardı ve dolar fiyatı da inanılmaz derecede uçmuştu. (Bkz: 17 Aralık olayları…) MADO ile TL üzerinden anlaşmıştık ve bisikleti dolar ile sipariş vermiştim. Sadece 3 hafta içinde 2bin TL bütçe açığı ile yüzleşmek zorunda kaldım. Tam da bu süreçte ek olarak, Ocak 2014’te ödeme yapılmak üzere Eylül ayında sponsorluk için anlaştığım ünlü bir kahve firması tarafından son anda yüzüstü bırakıldım. İşin kötü tarafı bana kesin bir evet veya hayır yanıtı vermeyerek sürekli ertelediler, Mart ayında bu sponsorluğun olmayacağını anlayarak yeniden yana yakıla sponsorluk aramaya başladım. (Hala da herhangi bir yanıt almış değilim kahve şirketi yöneticilerden…)

Mali sıkışıklıtan dolayı Şubat ayı benim için çok sıkıntılı geçti. 2 hafta sonra yarış bisikletim gelecekti fakat dolar kur farkı ve pedal, ayakkabı, kask gibi temel ihtiyaçlar için 3bin TL açığım vardı. Sponsorluk görüşmelerimden de hiç bir pozitif sonuç alamıyordum. Son çare olarak abimden borç aldım ve üzerine kendi birikmişimi de koyarak bisikletimi teslim aldım. Önümde zor günler vardı, eğer sponsorluk ayarlayamazsam bursumu biriktirip abime ödemek zorunda kalacaktım. Fakat umutsuzluğa kapılmadım kesinlikle. Hep ‘’sabır’’ diyordum kendi kendime… ‘’Sabredeceksin Göktuğ, kolay lokma yok bu dünyada. Bir şekilde bitecek bu dönem…’’ Daha da sıkı bir şekilde sponsor aramaya koyuldum. Bulduğum her yeri arıyor, mail atıyor, başvuru yapıyordum. 2 hafta sonra hiç beklemediğim bir anda Doğuş Holding’ten bir arama aldım. Projem hakkında görüşmek üzere beni Maslak’taki ofislerine davet ettiler. İyi geçen bir görüşme sonrasında yeni bir oluşum olan DreamsTalk tarafından bana sponsorluk vermeyi kabul ettiler. İşte tam bu dönemde herşey bir anda değişti, GNC, POLAR Saat, AquaSphere, Rudy Project, Exuma Sports, ACIBADEM, BV Sport ve 40° Bikram Yoga’dan ekipman ve hizmet sponsorlukları aldım ve tüm maddi sıkıntılarım bir anda yok oldu.

İşleri tam yoluna sokmuşken sakatlık yaşadım. Yanlış ayakkabı tabanı kullanımı sonucunda dizlerimde stres kırığı oluştu ve koşu antremanlarım tamamiyle bitti. Sakatlığım normalde yüzme ve bisiklet antremanlarımı etkilememesine rağmen, Mayıs ayında iyileştiğimi düşünerek koşulara yeniden başlamam sakatlığı daha da ilerletti ve doktorum 2 haftalık antreman yasağı verdi. Sadece bacaklarımı zorlamadan yüzme antremanı yapmama müsaade edilmişti fakat tam aynı dönemde omuzlarımda da (zayıf yüzme tekniği sebebiyle) sakatlık sinyali veren acılar vardı. Yarışa 3 ay vardı, antreman sezonumun en şiddetli dönemi başlıyordu ve ben sakatlıklar sebebiyle psikolojik olarak çökmüştüm. Bir yandan da ironman.com’dan yarıştan çekilme ve para iadesi için son tarih belirten mailer almak iyice kafamı karıştırıyordu… Bu dönemde yine ‘’sabır’’a odaklandım. İçimden ‘’daha 2 ay önce de maddi olarak çöküntüdeydin Göktuğ, sabrettin ve Allah yardım etti’’ diyordum hep. Fakat benim sabırdan kastım herşeyi bırakıp işi Allah’a havale etmek değil tabi. Çalışacak, araştıracak ve iyileşmek için gerekli herşeyi öğrenecektim. 2 haftalık süreçte tek opsiyonum yüzme olduğu ve teknik bozukluklarımdan dolayı omuzum da sakatlanmak üzere olduğu için ilk iş internetten yüzme teknikleri ve özel güç antremanları araştırması yaptım. İlk hafta sadece kısa, hafif ve teknik yüzme yaptığım için aerobik kapasitem de azalıyordu. Buna rağmen acele etmedim ve ‘’sabır’’ ile teknik çalışmalara devam ettim. Bir yandan da dizimdeki sorun için araştırmalara devam ediyordum. Fakat tablo pek hoş değildi: stres kırığının iyileşmesi 2 ay ile 1 sene arasında değişiyordu ve en önemli faktör koşu yapmamaktı… Yine de umudumu kaybetmedim, bol bol kalsiyum tükettim, hatta kemiklere zararlı diye aylarca kahve içmedim. 3 hafta içinde omzum tamamiyle düzeldi, ve teknik çalışmalar sonucunda 100 metrelik pace’imde 10 saniye gelişme yaşadım.

Ironman antreman planında yarışa 3 ay ile 1 ay varkenki ara dönem en yoğun olmalıdır. Fakat dizlerimdeki sakatlık sebebiyle bu dönemde istediğim seviyede antreman yapamadım ne yazık ki… Zaman daralırken üzerimdeki baskı da artıyordu. Temmuz başında Balıkesir Erdek’te Ironman antreman kampı IRONCAMP’e katıldım. Yoğun antreman temposu ve bol bol teknik çalışma ile çok verim aldığım bir program oldu. Kamptan ayrılırken Ironman’i bitirmek hakkındaki tüm stres üzerimden kalkmıştı. Yarışa son 3 hafta kala antreman yoğunluğunu azaltarak taper (dinlenme) periyoduna giriş yapmamla beraber dizlerimde de gelişme/iyileşme hissettim. Uzun dönemden sonra çok dikkatli bir şekilde 3-4 kere 15-20 dk’lık koşular yapabildim. Yine 4-5 kere de merdiven çıkma antremanı ile bacak kaslarımı Maratona hazırlamak istedim.

Yarışa 2 hafta kala yaptığım en mantıklı kararlardan biri ise Ironman Maratonu için ayağıma uygun bir ayakkabı almak oldu. Ortaköy’deki Outrunner mağazasında yapılan test sonucunda Nike’ın son modeli LunarGlide 6 ayağıma uygun çıktı. (Nitekim maratonda dizlerimde en ufak bir acı hissetmedim.)

Yarışa 1 hafta kala bacaklarımı iyi hissetmeme rağmen yine de koşu kısmında neyle karşılacağımı kestiremiyodum. Kendimi en kötü senaryoya hazır etmiştim: 42 km’nin tamamını yürüyerek bitirmek…

---

Tam bir yıllık bir bekleyişin ardından 13 Ağustos sabahı, 5 yarışmacı + 4 destekçi, 9 Türk olarak Kopenhag uçağına bindik. Kopenhag’dan da tren ile Kalmar’a vardık. Ben ilk gece couchsurfing.org’dan tanıştığım 44 yaşında Anika isimli bir kadının evinde misafir oldum. Anika gibi biriyle karşılaştığım için çok şanslıydım: beni tren istasyonundan arabası ile aldı, akşam yemeğinde hayatımda yediğim en güzel yemek olan Tütsülenmiş Kuzu Eti ikram etti, yürüyerek bana civarı gezdirdi ve ertesi gün yine arabası ile beni otelime kadar bıraktı.

Kalmar Treni şakalar komiklikler...

Ertesi gün otele yerleştikten sonra ilk iş EXPO alanına giderek yarış kaydımı tamamladım. Ironman logolu tişört, çanta ve sweatshirt aldım ve otele giderek bisikletimi monte etmeye koyuldum. Akşam Türk ekibi ile kısa bir bisiklet turuna çıktık, ardından da Pre-Race Meeting ‘e katıldık. Toplantıda yarış günü rüzgarsız ve güneşli bir hava olacak dediklerinde havalara uçtuk. Şiddetli rüzgarları ile nam salan Kalmar’da yarış günü dışındaki tüm günler soğuk ve aşırı rüzgarlıydı. Herşey çok güzel gidiyordu benim için, adeta Allah ‘’Yürü ya kulum!’’ diyordu…


Kaza, ölüm vs. için feragatname imzalarken;)
4 Kalmarşörler yarışa hazır!!
IRONMAN Kalmar 2012 Kadınlar Şampiyonu Asa Lundström ile sohbet keyfi ;)
Pre-Race Meeting & Pasta Party

Yarıştan önceki gün sabah 07:00’da wetsuitlerimizi giydik ve Official Swim Training’e katıldık. Yaklaşık yarım saat yüzerek parkuru inceledikten sonra yarış günü yüzme etabının çok kolay geçeceğini anladım. Otele dönerek bol karbonhidratlı kahvaltımı yaptım, biraz dinlendim, bisikletin son hazırlıklarını bitirdim ve bisikleti Transition alanına bırakarak Bike Check-in yaptım. Ufak bir tavsiye, eğer bisikletinizi alana erken saatte bırakırsanız lastik basıncınızı düşürüp bırakın, zaten sabah starttan önce suluk koymaya / kontrole geldiğinizde hemen yarış basıncınıza kadar şişirirsiniz. Aksi takdirde saatlerce güneş altında bekleyen lastiğin içindeki hava genleşerek lastiği patlatıyor. Ben akşama doğru bisikletimi bıraktığımda her 3-4 dakikada bir pat, pat, pat sesleri duydum J Akşam da Türk ekibi ile pizzalarımızı yedikten sonra odalara çekildik ve uykuya daldık.

Race Pack is ready!!
Transition Area: Sanki bir ayçiçeği tarlası...
Türk Ironman'ler ile carbo-loading keyfi :))
Yarış sabahı saat 5:15’te uyandım, hemen kahvaltımı yaptım ve suluklarımı kaparak bisikletimin yanına gittim. Lastikleri şişirdim, son kontrolü yaptım ve Swim Start alanına gittim. Yüzmeye bu sene Mass Start yerine Rolling Start verildi. Yani herkes kendi tahmini yüzme derecesine uygun grup ile beraber 3’er dk aralıklarla start aldı. Benim hedefim 1:20 idi ve 1:20’lik gruba girmiştim. Fakat alanda Göksen abi ile karşılaşınca, o beni 1:10’luk gruba yönlendirdi. İyi ki de yönlendirmiş çünkü 1:10’da bile önümdeki insanlar benden yavaş gidiyordu… 

Saat 07:05’te start verildi ve kulaç atmaya başladım. İnanılmaz derecede sakindim, en ufak bir heyecan veya korku yoktu. İlk yarım saat başkasının draftına girmeye özen gösterdim fakat sonrasında hızıma uygun birilerini bulamadığımdan tekniğe odaklanarak gitmeye karar verdim. Parkurun ortasında bir aralık yanlış dubaya yöneldiğim için 3-4 dakikalık yolu uzattım, ama yine de gayet dinç bir şekilde 1:20:51’lik sure ile sudan çıktım. Hızlı adımlarla Transition1’e girdim. Yüzmede vücut uzun süredir yatay pozisyonda olduğu için ilk 1-2 dk ayakta dengede durmakta güçlük çektim, sağa – sola sallandım. Bunun üzerine hazırlığımı oturarak yaptım, koşarak bisikletimi aldım ve T1’den çıkış yaptım.

Bisiklet başlangıcı

T1 başlangıcından itibarenki 1 saat yarışın en zevk aldığım anlarıydı. Bisiklete çıkar çıkmaz etraftaki kalabalık seyirci tarafından inanılmaz derecede motive olmuştum. Bisiklette ilk birkaç dk yarış adrenalini ile ne yaptığımın farkında olmadan gitsem de hemen kendime geldim ve hızımı / nabzımı kontrol ettim. 164’e çıkmış olan nabzımı 155’e kadar düşürdüm ve yola devam ettim. Bisikletin ilk 120 km’si neredeyse dümdüz bir parkura sahip. Benim de güçlü yanım tırmanıştan ziyade düz yol olduğu için hemen herkesi geçtim bu alanda. Şehirden çıktıktan 5 km sonra Öland Bridge’in üzerinden adaya geçtik. 12. km’deki beslenme istasyonunda pedal çevirerek ne su yakalayabildim gönüllülerin elinden ne de bar, yavaşlamam da yanıma kar kaldı… Durum böyle olunca diğer istasyonlarda yavaşlamamak için bir sonraki istasyonda durup tek seferde 5-6 tane bar almaya karar verdim. 20. km civarında dolambaçlı yollara da girince, ortalama hızım 35.7’den 34.6’ya düştü. 3. istasyonda 1 dk’lık tuvalet molasından sonra kaybettiğim zamanı toparlamak için yeniden hızlıca yola koyuldum. Nabızım 150 civarındaydı, genel olarak rahattım. Fakat 50. km’de  sol kalf kasımın üst kısmı kasılmaya başladı. Pedal çevirirken ara ara masaj yapsam da kayda değer bir rahatlama olmadı, ben de acıya dayanıcaz artık diyerek tempoyu düşürmeden devam ettim. 80. ile 90. km’ler arasında çok şiddetli kafa rüzgarı vardı. Anlık hızım 22 kmh’ye kadar düştü, tahmini yarış süremden 10 dakika kaybettim bu arada. Yarışta draft (arka arkaya giderek başkasının rüzgarına girmek) yasak ve resmi mesafe 10 metre olmasına rağmen, bu alanda hemen herkes  30-40 cm ara ile peş peşe gitti. Civarda hakem motoru olmadığı için kimse de ceza yemedi… Ben kendi zaman hedefimi görmek istediğim için kendimi kandırmadım ve en ufak şekilde yaklaşmadım önümdekilere.
Bisiklette 20. km.
Ne kadar da mutluyum değil mi?
Artık işin eğlence kısmı bitmiş,
acı kısmı başlamıştı...



Parkur normale dönüp de şiddetli rüzgardan kurtulunca yeniden hızımı arttırdım ve Öland Köprüsü üzerinden geçerek tekrar anakaradaki şehre vardım. Şehirdeki 120 km dönüş noktasından dönünce sağ tarafta Yamaç’ı ve Göksen Abi’yi gördüm. Türk Bayrağı’nı açmış bana bağırıyorlardı. O ara heyecan ile sollama yaparken karşı şerite girmek zorunda kaldım. Yamaç bana eliyle sağa geç işareti yaptığı an önüme baktım ve karşıdan yarışı bitirmeye gelen bisikletliyi gördüm, neredeyse kafa kafaya giriyorduk!!! Sonradan öğrendim ki çarpmak üzere olduğum adam Pro’ların 1.’si Horst Reichel’miş :D Anakaranın kuzeyine doğru gittikçe parkurda yokuşlar belirdi ve hava soğumaya başladı. Açıkçası son 50 km çok tatsız bir yarış oldu benim için. Üşüyordum ve sol bacağımdaki ağrı şiddetlenmişti. Bu sebeple yokuşlarda da istediğim performansı gösteremedim ve ortalama hızım birazcık daha düştü.


Horst Reichel ile karşılaşmamızdan hemen önce :)

Nihayet şehir merkezine yeniden vardım ve 5:36:34’lik derece ile Transition 2’ye girdim. Bisikletten indiğimde sol bacağım adeta taşa dönmüştü, kımıldatamıyordum… O an, bu bacakla maratonu yürümenin bile imkansız olduğunu farkederek yarışı tamamlayamayacağımı düşündüm. Fakat soğukkanlılığımı yitirmeden hemen masaj ve esneme hareketi yapmaya başladım. Yaklaşık 5 dakika kaybettikten sonra bacağım hafiften açıldı ve hemen koşuya başladım.

Koşunun ilk kilometrelerinde biraz hızlı başladım, fakat bir süre sonra hızımı düşürdüm. Açıkçası maratonun tamamını koşarak bitirebileceğimi düşünmüyordum fakat dizlerimde hiç ağrı hissetmeyince, ben de hiç yürümeye geçmedim. Ara ara sol bacağımdaki kasılma durmak zorunda kalacak kadar şiddetlendi, ben de durmuşken hemen masaj ve esneme yaptım. 15. km’ye geldiğimde her iki bacağımda da genel olarak yorgunluk kasılmaları belirmişti. 20. km’ye geldiğimde hızım iyiden iyiye düşmüştü, Kardiyovasküler ve genel olarak gayet iyi hissediyordum fakat bacak kaslarım artık hızlanamıyordu… Bir aralık pace’im 7:20’lere kadar düşmüş zaten… Kafamın içinde sürekli ‘’nasıl olsa bitecek bu yarış hadi biraz dinlen, boşver derece hedefini’’ sesleri yankılanıyordu. Fakat kafayı kapattım ve koşmaya devam ettim. Son 10 km’de 1-2 kere istasyonlara geldiğimde durma kararı aldım, belki bacağımdaki kasılma açılır diye. Fakat durmak daha da kötü yaptı: durduğum anda nabızım aniden azaldığı için bacaklarım bir anda taş kesiliyordu ve yeniden koşuya çıkamıyordum. Sırasıyla yürüme – hızlı yürüme – sekerek yürüme  ve jog atma şeklinde kademeli olarak yeniden koşuya başlayabildim.

Maraton'un 20. km'si. Acıdan iki büklüm koşuya devam ediyorum...


Kamera çekiyor diye hızlanıyorum biraz :D

Maraton sırasında bütün bu acılar çekilirken durmamamı, devam etmemi sağlayan en önemli faktör o an siz değerli arkadaşlarımın beni takip ettiğinizi düşünmemdi. Bana güvenen, beni destekleyen insanları hayal kırıklığına uğratmamalıyım diyerek bütün kuvvetimle koşuyu sürdürdüm. Maraton’da yaşadığım en güzel anı ise yarışa Berlin’den yarışa katılan Murat Taşkıran abi ile yaptığımız IronWar idi. Murat abiyle T2’den beri sürekli beraber gidiyorduk, bir o öndeydi, bir ben... Fakat son 5 km’de bacaklarım artık ilerleyemediği için tempom düştü ve Murat abi yarışı 6 dk önümde bitirdi, Tebrikler abi harika yarıştı! J  Son 6 km’de ise sağolsun Yamaç ve AliRıza abi bol bol yanımda oldular parkur boyunca.
Maraton parkuru boyunca her km başı gördüğüm motivasyon yazılarından sadece biri...
Ve o yazıların mimarları :D
Destekçim bir önceki en genç Ironman Yamaç olunca durmam mümkün değil!
Son 6 km
Son 5
Son 4
''Acı Çekmeyene Madalya Yok'' pozu

Son kilometreyi şehirin içinde koştuktan sonra sonunda mavi halıları uzakta görmeye başladım. Türk Bayrağı’nı açtım ve başımın üstünde dalgalandırarak mavi halıya giriş yaptım. Seyirciler sanki Dünya Şampiyonu’ymuşum gibi tezahurat yapıyorlardı. İnanılmaz bir his… Hiçbir şey düşünemiyorum o an. Sadece gülümsüyorum. 1 senelik bir tutsaklığın ardından salınan kuş misali özgürlüğü damarlarıma kadar hissediyorum.  Finish takından geçiyorum ve uğruna 226 km katettiğim madalyamı boynuma astırıyorum J

1 sene boyunca yolunu gözlediğim mavi halı





''YOU ARE AN IRONMAAANN
Ironman, birçok insanın sandığının aksine kesinlikle 1 günlük bir başarı öyküsü değildir. Ironman’i 1 senede kazanırsınız. Yarış günü işin kremasıdır… Ironman için sadece fiziksel anlamda güçlü ve dayanıklı olmak da yeterli değildir. Ironman zihinsel dayanıklılık sporudur. 1 sene boyunca antremanları aksatmadan yapmak için çok dayanıklı bir iradeye sahip olmanız gerekir. Ironman’in ikinci şartı ise akıllı olmaktır. Antreman planından ekipman seçimine, yarış taktiklerinden beslenme planına kadar her bir ince detay için stratejiye sahip olmak gerekir.

Geriye dönüp baktığımda, zorlu fakat çok güzel bir sene geçirdiğimi görüyorum. Sıfır ile başladığım bu yolculukta hayal kurmayı ve o hayali hedef haline getirmeyi, sıkıntılara karşı sabretmeyi, çalışmayı, pes etmemeyi, en stresli anlarda dahi kendime güvenmeyi, inancımı korumayı öğrendim.

Bu hayali ilk kuruduğumda bana gönülden ilk destek olan, yalnız kalmayayım diye gece 2’de dahi benle koşan, en zor anlarımda yardım elini uzatan, ekip arkadaşım, dostum, kardeşim Berk Hazar’a IRONMAN yarışımı huzurlarınızda hediye ediyorum.

Berk, bu derece senin!
11:56:37
Dipnot:


Maraton’da yere yazılmış, çok komik ve aynı zamanda çok doğru bulduğum iki özlü sözü sizlerle paylaşmak istiyorum:
- Never trust a fart during an Ironman
- If you are still married, you did not train enough

Yarış sonrası bacaklar hareket etmiyor.
Neyseki arkamda IRONMAN Yamaç var ;)

22 Temmuz 2014 Salı

26. Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı - 20 Temmuz 2014






İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçmeyi üniversiteye ilk başladığım sene Kürek Takımı’ndan arkadaşlarım Vahid ile Alp arasındaki konuşma sırasında duymuştum. O zamanlar 50 metrelik havuzun öteki ucuna nefes nefese varan ben, bunu başarmanın neredeyse imkansız olduğunu düşünmüştüm ve Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı’nın 6.5 km olduğunu duyunca hayretler içinde kalmıştım…

Aradan geçen 8 ay sonrasında Ekim 2012’de üniversitede kredili yüzme dersi alarak kendimi yüzme branşında geliştirmek istedim. İlk başladığım zaman yüzmeyi su üzerinde kalabilecek kadar biliyordum fakat başımı suya sokarak yüzemiyordum. 2012-2013 sezonunda bir hayli kürek antremanı yaptığım için haftalık yalnızca 1 saat yüzmeye ayırabildim, bu süreçte temel yüzme tekniklerini kaptım.

Geçtiğimiz yaz, 8 Temmuz 2013’te Boğaziçi Yüzme Yarışları’nın Kürek Etabı’nda Boğaziçi Üniversitesi adına yarışa katıldım ve o yıl denize atlamamış olsam da, ortamın atmosferi beni büyülemeye yetmişti. O gün hayatımı değiştirecek 3 büyük hedef koydum önüme:
1- 17 Kasım 2013 - İstanbul Maratonu 42 km koşmak.
2- Gelecek seneki Boğaziçi Yüzme yarışına katılarak Boğaz’ı geçmek.
ve
3- Mezuniyet öncesinde IRONMAN mesafe Triathlon yarışını bitirmek.
(IRONMAN: 3.8 km yüzme + 180 km bisiklet + 42.2 km koşu’nun ard arda ve 17 saatlik üst limit içinde tamamlandığı spor disiplini)

Maraton hazırlıkları devam ederken Ağustos 2013’te Kürek Takımı’ndan arkadaşım Yamaç Kolatan’ın IRONMAN olması beni ekstra motive etti ve hedefi biraz daha erkene çekerek Ağustos 2014 - IRONMAN İsveç yarışına kayıt oldum, hala hazırlıklarım devam ediyor. Maraton sonrası yüzme ve bisiklete ağırlık verdiğim antreman dolu bir sezon ardından, 20 Temmuz 2014 Pazar günü 2. hedefimi gerçekleştirmenin zamanı geldi!


Boğaziçi Triathlon Takımı’ndan Müthiş ile beraber sabah Kuruçeşme’ye gittik, çantalarımızı emanete bıraktık ve sporcu feribotuna binerek Kanlıca’daki start noktasına doğru yola çıktık. Yarışın 2 saat öncesinden itibaren aralıklı olarak bal, muz, incir, hurma gibi protein oranı az fakat karbonhidrat oranı yüksek, kolay sindirilebilir besin tükettik. Saat, start zamanı 10:00’a yaklaştıkça heyecanımız artarken bir yandan da daha önce uzun yüzme ve denizde toplu yüzme antremanları yaptığım için kendimi sakinleştiriyordum. Hızı 3 km’yi bulan Karadeniz’den Marmara’ya doğru akıntılar sayesinde 6.5 km’lik mesafe aslında 4 km’nin altına iniyordu otomatik olarak, tabi ters akıntıya kapılmazsak! Kafamda da 1 saat 20 dk’lık bir süre belirlemiştim tahmini olarak.



‘’Geçilmez Inky’’ lakaplı Dünya Şampiyonu olimpik yüzücü Inge de Brujin’in start düdüğünü çalmasıyla atletler suya atlamaya başladı. Müthiş ile beraber biz de kendimizi Boğaz’ın serin sularına attık. Ters akıntıya kapılmamak adına gidilmesi gereken rotayı öğrenmiştim: kıyılara çok yaklaşmadan daima Boğaz’ın ortasından gitmek gerekiyordu. RumeliHisarı’na kadar Müthiş ile beraber, 1. Köprü’nün orta noktasını kerteriz alarak yüzdük. Ben başlardaki kalabalığın ve Müthiş’in draft alanına girerek ilk 15 dk enerjimi korudum ve rahat yüzdüm. Fakat denizde ilerledikçe insanlar dağıldı ve Müthiş de arayı açtı, bu sebeple RumeliHisarı’ndan bitişe kadar, kerterizi 1. Köprü’nün Avrupa ayağına alarak tek başıma yüzdüm. 50. dakikaya girdiğimde Suada’yı geçmiş ve Kuruçeşme açıklarına varmıştım ki, ters akıntıya kapılarak kendini Kuleli’de bulan Müthiş’i 10 metre ilerde gördüm, birbirimize seslendik ve yüzmeye devam ettik. Hafif sağa doğru yüzerek kıyıya ulaşmayı planlarken çevremdeki herkesin bitiş noktasını kaçırmış gibi geriye doğru yüzdüğünü farkettim ve sürü psikolojisine uyarak ben de geriye doğru yüzmeye başladım. Her 10 kulaçta bir baktığım kıyıya 10 dakika boyunca bir arpa boyu yaklaşamadığımı görünce akıntıya karşı yüzdüğümü anladım ve yönümü değiştirerek yeniden GüneyBatı’ya doğru yüzdüm. Ters akıntının devam eden etkisine rağmen 1:05:51'lik zamanla iskeleye vardım ve gönüllülerin tuttuğu havluya sarılarak anın tadını çıkardım!

Başından sonuna, her an çok keyif alarak yüzdüğüm bir yarıştı ve neredeyse hiç yorgunluk hissetmedim. Ters akıntıya kapılmak veya ara ara buz gibi su kütlelerine denk gelmek dahi insana mutluluk veriyor o atmosferde... İstanbul Boğazı’ndaki bu eşsiz etkinlik herkese önerebileceğim harika bir deneyim!







22 Mart 2014 Cumartesi

MACERA DOLU VENEDİK



Hikayenin başı için:


Roma’da hostelde tanıştığımız iki Türk’ten aldığımız 1 günlük kullanımı kalmış interrail biletleri ile Floransa trenine atladık ve 2 saatlik yolculuk sonunda Rönesans’ın başkentine vardık. Abimin burada Erasmus yapıyor olması ve evde kalıyor olması benim için bulunmaz fırsattı. Ev Cattedrale di Santa Maria del Fiore (Florence Cathedral veya Duomo) ’nun 750 metre doğusunda, Santa Croce Kilisesi’nin ise yalnızca iki sokak kuzeyinde olduğu için gayet merkezi bir konumdaydı. Şehir çok küçük olduğu için Floransa’da toplu taşıma (özellikle merkez kısmında) gerçekten geri kalmış. Abimin onca tavsiyesine rağmen ısrar ettim ve otobüs kullanalım dedim, Google Maps sayesinde yanlış otobüse binerek Ponte alla Carraia köprüsünde indik ve sırtımızda çantalarla eve kadar 2 km yürümek zorunda kaldık. (ki istasyon ile ev arası 1.5 km idi :) Arno Nehri boyunca ilerleyerek eve vardık ve sabah erken kalkmak üzere hemen yattık.


13 Ağustos sabahı saat 07:00’da kalkarak, Venedik’e gitmek üzere aceleyle hazırlandım. Kahvaltı niyetine abimin hazırladığı mantarlı Risotto’yu yedim, tadı inanılmazdı! Bir tavsiye, İtalya’da kaldığım süreçte birçok hazır Risotto markasını denedim fakat tadı ve aroması en güzel olanı CONAD Süpermarketlerinin kendi üretimleriydi. (ve bu ürünlerin fiyatı göreceli daha ucuz!) Özellikle safran ve mantarlı olanlarını denemenizi kesinlikle tavsiye ederim.  Abimin sabah dersi olduğu için 08:20’deki trene yetişmek üzere saat sekiz gibi evden tek başıma çıktım ve koştura koştura istasyona vardım, telaşla otomattan biletimi aldım, peronu aradım, trene atladım ve saniyeler sonra kapılar kapandı..  Evden istasyona koştururken Duomo’yu ilk görüşüm hala aklıma gelir durur. Günün ilk ışıları Duomo’nun kubbesine vururken Via del’Oriuolo caddesinden bu muazzam anı müşahede etmenizi şiddetle tavsiye ederim!


Günaydın Venedik
Huzurlu bir tren yolculuğundan sonra, yıllardır düşlediğim şehre nihayet vardım. Saat 11:00’da trenden indim. Açık ve güneşli hava ayrı bir güzellik katıyordu şehre. İstasyondan çıkıp, Campo San Geremia tarafına doğru yürümeye başladım, Rio Tera Farsetti caddesi boyunca ilerledim ve Calle Maggiore sokağının cadde ile birleştiği noktada bulunan Rizzo Pane e Dolci isimli küçük marketten İtalya’da tattığım en güzel peyniri aldım: Latteria di Treviso. Marketteki ufak alışverişten sonra kanal manzaralı oturacak bir yer aradım ve 200 metre ötedeki Campo San Marcuola meydanı önündeki iskeleye oturarak Canal Grande temalı hayatımın en güzel kahvaltısını yaptım.



Rio Tera Farsetti
Canal Grande


Campo San Marcoula

Kanallar şehri Venedik
İki saatlik bir gezinin ardından, bir sonraki trenle gelen abimi karşılamak üzere istasyona döndüm, abimle buluştuk, sokaklarda dolaşarak bir restorana oturduk, makarnamızı yedik ve saat 17:00 gibi San Marco Meydanı’na vardık. St. Mark’s Basilica önündeki devasa kuyruğu ve azalan zamanımızı göz önünde bulundurarak, tercihimizi çan kulesine, The Companile’ye çıkmaktan yana kullandık. Güneşli ve açık bir gökyüzü altındaki kıpkırmızı çatıların ve masmavi denizin uyumu içinde, egzoz dumanlarını hiç görmemiş olan bu şehrin tertemiz havasını içimize çektik… Hiç bitmesin dediğim bu harika an saat 7’de kalkacak olan trene yetişmek zorunda olduğumuz için sona erdi ve istemeye istemeye kuleden aşağı indik…


The Companile'den Venedik Ufukları

Isola di San Giorgio
Adam Kafes Dövüşçüsü çıktı :d
Meydanda bir süre daha vakit geçirdikten sonra koştura koştura tren istasyonuna vardık. Fakat bir sorun vardı, ben Venedik’e doymamıştım!! 1-2 gün daha kalmak istiyordum, yalnız hostel fiyatları bile çok yüksekti. Daha Türkiye’deyken Couchsurfing üzerinde yaptığım aramalardan da tek bir olumlu yanıt almıştım, o adam da Judo hocası olduğunu ve gece, kendisi ve diğer Couchsurfer’ler ile güreşmeyi kabul ettiğim takdirde beni evine alacağını bildirmişti!! İçimde kalmak ve gitmek arasında bir savaş veriyordum… İstasyon’da ertesi gün için Floransa bilet fiyatına baktım ve €18 olduğunu gördüm. Cebimde nakit olarak yalnıca €50 + birkaç bozukluk vardı ve abimin treninin kalkmasına 5 dk kaldığı için başka para çekme imkanımız yoktu. (Benim İtalya’da geçerli bankamatik kartım yoktu) Bir anda kendimden geçtim, ‘’RİSK BUDUR’’ diyerek ertesi gün için dönüş biletimi aldım! Aceleyle abimin peronuna koştuk, abim trene girdi ve bana gülerek şu sözleri söyledi: ‘’Olum, sen gerizekalısın, ne kalacak yerin var ne de paran...’’ Kapılar kapandı ve tren yavaşça hareket etmeye başladı. Tren gidene kadar abimin yüzüne baktım ve evet, ARTIK ÖZGÜRDÜM!!!

Hayatımda hiç olmadığı kadar rahat, mutlu ve heyecanlı hissediyordum. Tamamen yabancı olduğum bir şehirde tek başımaydım, ertesi güne alınmış bir bilet dışında ne adam akıllı param ne de kalacak yerim vardı. İçimden kendimi tebrik ediyor ve ‘’aferin Göktuğ, çok güzel bir karar verdin’’ diyordum. (Ki yıllardır bastırılmış olan bu bir anlık macera arzusu, gerçekten benim tüm hayatımı değiştirdi, yazının ilerleyen kısmında açacağım)


MACERA DOLU VENEDİK:
Ertesi güne alınmış tren bileti ve 30
Sakin ve huzurlu bir biçimde yürüyerek İstasyon’un önüne çıktım, Venedik atmosferini içime derince çektim ve hemen karşıdaki Ponte degli Scalzi köprüsüne çıkarak anı ölümsüzleştirmek istedim. (Korkmayın, çaresizlikten kendimi aşağı atmaya filan çalışmadım :) Yakaladığım bir turiste o anki tüm malvarlığım ile fotoğrafımı çektirdikten sonra kendimi geceye hazırlamak için Strada Nuova caddesi üzerindeki BILLA isimli süpermarkete giderek yiyecek bir şeyler aldım, zira önümde 24 saat vardı ve elimdeki €30’yu restoranlarda sadece 2 öğün ile bitirmek istemiyordum… Bu arada tabi, her ne kadar hayatta kalsam da yanımda birileri olmadıkça sıkılacağımı düşünerek markette kasa sırasında interrailci avına çıktım. Gözüme kestirdiğim birkaç kişiden ilk deneme hüsranla sonuçlansa da ikinci denemedeki arkadaşlar kabul etti. Güneş batmış, hava kararmıştı. Marketten çıkarken, tanıştığım iki arkadaşın Amerikalı olduğunu ve hatta birinin Bahçeşehir Üniversitesi Politika’da exchange yaptığını öğrendim. Ne tesadüf değil mi?!!!?! Canal Grande kenarında bir yere oturduk ve sohbete daldık, hatta politikacı arkadaş Gezi Parkı olayları hakkında bile sorular sordu. Saat 23:00’a gelirken birazdan trenle şehirden ayrılacağız dediler ve istasyona kadar beraber yürüdük. Arkadaşları yolcu ettikten sonra telefonumun şarjının bittiğini farkettim. İstasyonun 50 metre doğusundaki bir otelin lobisine prizinizi kullanabilir miyim dedim, sanırım görevli de beni müşterilerden biri sandı ve lobiye aldı. Lobideki 2 saatlik bekleyişin ardından neredeyse tamamen şarj olmuş telefonum ile saat 01:30’da kendimi Venedik sokaklarına attım…
Lobide keyifler yerinde


Sarhoş kızlar tarafından trollendiğim sokak...
Venedik gecesi ile gündüzü en bambaşka olan nadide şehirlerden biri olmalı. Gündüz kalabalıktan yürümekte zorlandığınız sokaklar gece bomboş. Sabah ilk trenle şehre akın eden turistler, gece yine trenlerle şehri terkediyor. Hatta evlerin penceresinde dahi ışık görmemek insanda bir ‘’hayalet şehir’’ fikri oluşturuyor. İtiraf etmeliyim ki, sokak lambaları ile aydınlatılmış dar sokaklarda yürürken duyduğunuz rüzgar uğultularını ilk başlarda ben de ürkütücü buldum. Hatta, otelden çıktıktan sadece 10 dakika sonra, bir sokak lambasının fotoğrafını çekerken arkamdan yaklaşan sarhoş bir grup kızın gaspçı rolü ile üzerime doğru koşması ve ardından kahkahayı basması ile resmen maskaraya döndüm, fakat efendi çocuk rolü üslenerek ses çıkarmadan yoluma devam etim. Bununla birlikte, gerçek Venedik’in, Rönesans Venedik’inin tüm sakinliği ile gece ortaya çıktığını müşahede etme imkanı buluyorsunuz…


Sokaklarda gezerken yine tırmanma merakım tuttu ve Rönesans mimarisiyle süslenmiş binalara tırmanmak üzere maceraperest genç arayışına girdim. Bu arada birkaç yere tek başıma tırmanmaya başladım, fakat biraz yükselince farkettim ki tutunacağım pervaz tarzı noktalara çivi döşemişler… Hayal kırıklığı ile inerek çivisiz yer bakınmaya başladım. Bu arada Campo Santa Margherita meydanındaki kulenin önünde bir grup genç ile tanıştım, fakat cesaret edemediler ve ben de tek başıma tırmanmaya başladım. 5 metrelik tırmanışın ardından, içine girilebilecek kadar büyük pencere pervazına oturdum ve anın keyfini çıkardım. Bu sırada 15 metre ilerdeki kanalda gördüğüm polis teknesinin lambası ufak bi korku yaşatsa da, benimle ilgisini olmadığını anladıktan sonra hızlıca aşağı indim. Tabi şunu da belirtmeliyim ki, aşağı inerken heyecandan elim ayağım titriyordu, neredeyse düşecektim :D






La Biennale di Venezia
Saat 03:00’a gelirken, San Marco Meydanı’na uğrayıp, sonrasında istasyona dönmeye karar verdim. Hava çok serin olmamasına rağmen şiddetlenen rüzgar karşısında üzerimdeki tişörtle üşümeye başlamıştım, bir yandan da sabah 08:00’den itibaren ayakta olmanın yorgunluğunu iyiden iyiye ortaya çıkıyordu. Venedik sokaklarının labirentten hiç bir farkı yok. Google Navigasyon kullanmama rağmen çok defa yanlış sokağa girdim ve onca yol katettikten sonra çıkmaza varıp gerisin geri dönmek zorunda kaldım… San Marco’ya doğru ilerlerken Venedik’in Nişantaşı’sı olan, Calle Larga XXII Marzo caddesindeki vitrinlerde kendimi kaybettikten sonra saat 04:15’te, tek bir insanın dahi olmadığı meydana vardım. Her ne kadar orda bulunmaktan büyük keyif alsam da hava iyice soğumuştu ve ben donmaya başlamıştım. Kenardaki masalara oturup ufak bi dinlenme molası vererek çantamdaki atıştırmalıklardan yedim ve 05:15 gibi, tren istasyonuna gidip yatmak üzere yola çıktım. Yorgunluktan ayakta duracak halim yoktu ve artık ayaklarım yürürken acımaya başlamıştı. Navigasyon 3 km’lik yol gösteriyordu ki bu acı dolu bir 30 dk’ya tekabül ediyordu… Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… İstasyona varmak üzereyken hava hafiften aydınlanmaya başlamıştı ve ben bu sırada en güzel fotoğraflardan birini çektim. Saat 06:00’da, sonunda istasyona vardım, fakat istasyonda sadece 4 tane bank vardı ve hepsi de doluydu… İçimden yavaş yavaş kendime kızmaya başlarken banklardan biri boşaldı ve anında kendimi oraya atarak uykuya daldım…
San Marco Meydanı / Saat 04:30

Göz alıcı vitrin
Calle Larga XXII Marzo
Gün Doğmadan Venedik


San Marco's Basilica
Saat 10:00’a gelirken, hayatın sadece verilen kararların mutlu ve heyecanlı anlarından ibaret olmadığını anladım. Kapı kenarında yattığım banka, dışardaki yağmurlu havanın buz gibi esintisi vururken, üzerimde şort ve tişörtle ben tir tir titriyordum. Bir kafede oturmak üzere kalktım ve önünden geçerken akşamki otelde bir daha şansımı denedim, sıcacık lobiye geçtim ve telefonumu şarja koydum. Saat 12:00 gibi otelden çıktım. O tarihte şehirde Venedik Bienali olduğu için sergi ve galerileri gezmeye karar vererek şehrin güneybatı yakasına gittim. Birbirinden güzel eserleri inceledikten sonra Basilica’nın içine girmek üzere San Marco’ya yeniden gittim. İçeri girip, üst kat terasa çıktım ve yine bir çılgınlık yapmaya karar verdim. Terasa çıkıp sola dönünce kilisenin tepesine tırmanabileceğiniz bi bölüme varıyorsunuz.. Etrafı kolaçan ettim ve terasta hiçbir görevli görmeyince cesaretimi arttırarak tırmanmaya başladım. Çatıya çıktım, İnanılmaz… %7 şarjı kalmış telefonumla hızlıca fotoğraf - video çektikten sonra bi süre daha oturdum, rahatladım ve sakince aşağı indim. Şuan düşünüyorum da yaptığım çılgınlıktan başka birşey değil! Bir yakalansam en iyi ihtimalle nezarete atarlar :)
Bazilikadaki çalıntı atlar. (Ayasofya'dan)




San Marco Bazilikası çatısında huzurlu anlar :)


Bazilika’dan çıktıktan sonra saat 17:30’daki trene yetişmek için kalan 3 saatlik zaman diliminde yol üstündeki birkaç galeriye daha uğradım. Bu arada gece gezerken, Contini Sanat Galerisi bahçesinde başsız bir demir heykel görmüştüm ve aklımda direk Ironman olma düşüncesi belirmişti… (Ki, sadece 5 gün sonra, Yamaç Kolatan kardeşimin motivasyonu ile Ironman yarışına katılmaya karar vermiştim) İstasyona varmadan önce bu heykelle hayatımı değiştiren fotoğrafı çektirdim ve Bangledeşli sokak satıcılarından hediyelik eşya alarak hızlı adımlarla istasyona vardım. Peronu buldum, trene bindim ve hüzünlü bir şekilde Venedik’ten ayrıldım…
IRONMAN


Floransa, Siena, San Gimignano ve Pisa maceralarımı önümüzdeki günlerde yazıyor olacağım.


Takipte kalın!



NOT: Bi sonraki macera planım EN GENÇ TÜRK DEMİR ADAM’ a destek vermek isterseniz lütfen aşağıdaki linki açarak ‘’DESTEK’’ butonuna basın: